|

Akademiye Özgürlük!

KESK’in 4-5 Haziran 2013 tarihlerinde gerçekleştirdiği iki günlük iş bırakma eylemine katılan Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Eğitim-Sen üyesi on bir araştırma görevlisi hakkında üniversite rektörlüğü tarafından disiplin soruşturması başlatıldı. İş bırakma eylemi, “İnsanca Yaşam, Güvenceli İş ve Gelecek” talebinin yanı sıra Gezi Parkı eylemleri sırasında ülke çapındaki polis şiddetini protesto etmek üzere gerçekleştirilmişti. Eğitim-Sen Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi işyeri temsilcisi Behlül Çalışkan ile soruşturmaları konuştuk.

 


İşçi Kardeşliği:
Fakültenizdeki sıkıntılar yeni değil biliyoruz. Üniversitelerin piyasanın ihtiyaçlarına göre yapılandırılması programı olan Bologna sürecinin yıkıcı etkileri, öğrenci, akademisyen, üniversite işçileri olarak tüm üniversite bileşenlerini etkiliyor. Bu süreç, bir akademisyen olarak sizin çalışma koşullarınızı nasıl etkiledi?

behlül foto

Behlül Çalışkan: Bir akademisyen, araştırmacı olarak piyasadan bağımsız çalışmalar yapıyorsanız, yani Ar-Ge’cilik yapmıyorsanız yaptığınız araştırmaların ne bir değeri vardır, ne de anlamlı bir destek görür. “Mali özerklik” adı altında üniversiteler tamamen piyasanın insafına bırakıldıktan sonra bu daha da zor hale gelecek. Dolayısıyla “başına buyruk” araştırmalar yapabilecek araştırma görevlileri yerine, proje bazlı ve piyasa tarafından fonlanan proje asistanları devreye sokulacak. Bu da Türkiye’nin akademik geleneğinin tamamen ortadan kalkması ve üniversitelerin bilim insanı değil tüccar yetiştirecek olması anlamına geliyor.

Bologna (Bolonya) Süreci Nedir?

AKP iktidarının, Avrupa Birliği’nin benimsediği üniversitelerin yeniden yapılandırılması programı olan Bologna (Bolonya) süreci hangi haklarımıza saldırıyor ve neyi amaçlıyor:

  • Üniversitelerin genel milli bütçeden pay alması yerine “kendi kaynaklarını yaratma” adı altında birbirleriyle yıkıcı rekabetini amaçlıyor. Ülkemizin beyni olan üniversiteler milli bir plan dahilinde geleceğimizi inşa etmek yerine patronların rekabetinin aracı haline getirilecektir.
  • Üniversitelerdeki her türlü pozisyonda çalışanlar, iş güvencesiz, sendikasız kalacaklar. Eğitim dahil her türlü hizmet taşeronlaştırılacaktır.
  • Bilim insanları, öğretim üyeleri, araştırma görevlileri sözleşmeli çalıştırılacak ve esnek çalışma koşulları altında kapitalist piyasanın insafına terk edileceklerdir.
  • Öğrenciler Avrupa Öğrenci Kredisi uygulaması ile AB’ye borçlandırılarak eğitimlerini tamamlayabilecektir. Erasmus – Sokrates vb. turistik programların cazibesine sürüklenen öğrenci gençlik, hem ülkesindeki sınıf mücadeleden koparılacak hem de eğitim sonrasında AB fonlarına borçlandırılarak, AB kurumlarına medyun hale getirilecektir.

İK: Araştırma görevlileri, iş güvencelerinden yola çıkarak içinde bulundukları üniversitelere sahip çıkmak ve üniversitelerde yaşanan olumsuzluklara karşı durmak için 50/d düzenlemesine karşı yürüttükleri mücadelede kazanımlar elde ediyor. Siz de bu süreçte yer aldınız, son durum nedir?

: Marmara İletişimli araştırma görevlileri olarak bugüne kadar gerek İstanbul Üniversiteli, gerek İstanbul Teknik Üniversiteli 50/d’li araştırma görevlisi arkadaşlarımızın yanında olduk. Beyazıt’ta, Taksim’de, Gümüşsuyu’nda, Maçka’da ve Maslak’ta gerçekleştirilen basın açıklamalarına ve dayanışma etkinliklerine katıldık. Bunların sonucunda 50/d’li çoğu arkadaşımız görevlerine geri döndü, kadrolarını aldı; İTÜ’den hukuksuz biçimde atılan arkadaşlarımız da mahkeme kararlarıyla görevlerine dönmeye başladılar. Marmara Üniversitesi’nde araştırma görevlileri çoğunlukla 33/a kadrosuna göre istihdam ediliyor. 2009’da gerçekleştirdiğimiz “Üniversitemize Sahip Çıkıyoruz” eylemiyle de enstitülerde görevli az sayıda 50/d’li araştırma görevlisi arkadaşımız 33/a kadrosuna geçirildi. Mücadele devam ederken, üniversitelerde güvenceli çalışmaya saldırılar sonlanmıyor. Basına da yansıyan yeni Yüksek Öğretim Kanunu’na göre, araştırma görevliliği tamamen piyasaya yönelik proje asistanlığına dönüştürülürken, doçent ve profesör kadroları dahi güvencesiz hale getiriliyor. Dolayısıyla, araştırma görevlilerinin yıllardır haykırdığı “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganının haklılığı bir kez daha ortaya çıkmış oluyor.

İK: Tüm üniversitelerde yaşanan baskılara benzer şekilde, sizin fakültenizde de sendikal haklara, akademik bağımsızlığa ve ifade özgürlüğüne karşı ciddi bir baskı uygulandığını biliyoruz. Fakültenizin dekanı Yusuf Devran tarafından bu baskılar kişisel hedef gösterme, sosyal medyada linç kampanyaları, ağır mobbinge kadar vardırılıyor. Yaşadıklarınızla ilgili bilgi verebilir misiniz?

BÇ: Prof. Dr. Yusuf Devran’ın dekan olarak göreve başlamasından bu yana geçen iki yılda toplam on beş araştırma görevlisi hakkında yirmi beş soruşturma açıldı. Bunların sadece birinde bir araştırma görevlisi arkadaşımıza mesai bitiş saati olarak öngörülen –ki akademilerde 9.00-17.00 mesai anlayışı akademik özgürlüğe vurulan büyük bir darbedir– saat 17.00’den erken fakülteden ayrıldığı için kesinleşmiş uyarı cezası verildi. Soruşturmaların hemen tümü Eğitim-Sen üyesi araştırma görevlileri hakkında açıldı. İki iş yeri temsilcimize toplam altı soruşturma açıldı. Tüm bu soruşturmalar üzerine verdiğimiz ifadeler, yazdığımız savunmalar, dilekçeler ve her an yaşanan herhangi bir aksaklık sonucu veya tamamen keyfiyet dolayısıyla hakkımızda soruşturma açılabileceği hissiyatı bizleri iş yapamaz hale getirdi. Bununla birlikte iki iş yeri temsilcimiz hakkında internette sahte hesaplar ve bazı öğrenciler aracılığıyla edilmedik hakaret, iftira, tehdit kalmadı ve bunlardan bir tanesi tespit edilip hakkında kamu davası açıldı. Tüm bu yaşananlar psikolojimizi çok kötü etkilemiş durumda.

İK: “Akademiye Özgürlük!” sloganıyla son soruşturmalara karşı bir imza kampanyası yürütüyorsunuz. Üniversite içinden ve dışından olumlu/olumsuz tepkiler nasıl? Türkiye dışından da destek aldığınızı görüyoruz, nasıl bir dayanışma örgütleniyor?

BÇ: İmza kampanyasını Eğitim-Sen İstanbul Üniversiteler Şubesi yürüttü. 21. yüzyılda halen çalışanların sendikalarının aldığı iş bırakma kararına uyarak iş yerlerini terk ettikleri için soruşturmalarla, cezalarla karşı karşıya kalması kendi başına kabul edilemez bir durumken, bu soruşturmalar İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlilerinin son iki yıldır yaşadıkları soruşturma zulmünün son halkası oldu ve sendika bizlerin çığlığını bu kampanyayla duyurmaya çalıştı.

İmza kampanyası hiçbirimizin beklemediği ölçüde yayıldı. Yurtdışından 24 ülke ve 123 üniversiteden 173 akademisyen, Türkiye’den 83 üniversiteden 616 akademisyen, toplam 206 üniversiteden 789 akademisyenin yanı sıra çok sayıda gazeteci, yazar, siyasetçi, aktivist, öğrenci ve her meslek grubundan toplam 1.431 kişi imza attı. Özellikle tüm Türkiye’den çok sayıda araştırma görevlisi arkadaşımız yanımızda durdu.

Bu yoğun destek davranışımızın meşruluğunu ortaya koymakla birlikte, özellikle üniversitelerdeki sendikal ve demokratik haklarımız konusundaki farkındalığı da pekiştirdi. Kendi fakültemizden bize destek olan hocalarımız da oldu ancak akademik kariyer basamakları çoğunlukla idari yöneticilerin iki dudakları arasından geçtiği için çekinceler söz konusu oluyor. Bu yüzden bu destekler sınırlı kaldı diyebiliriz.

Yoruma kapalı