|

Bizim Taraf / Zeki Kılıçaslan

MİT (Mili İstihbarat Teşkilatı) müşteşarı Emre Taner, Ocak ayı içinde MİT’in kuruluşunun 80. yılı dolayısıyla yaptığı açıklamalarla, Türkiye’de önemli bir gündem yarattı. Bu açıklamanın ima ettiği gerçekleri ele almak önümüzdeki dönem politikaları açısından büyük önem taşımaktadır.
MİT açıklamasında aşağıdaki cümleler özellikle dikkat çekmekteydi:
Bulunduğumuz dönem gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olamamakla kalmayacak, aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir.
MİT tarafından yapılan bu alışagelmedik açıklama açıkça Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak varlığının önümüzdeki dönemde riske girebileceğini anlatmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Sovyetler Birliği – ABD çatışmasına dayalı uzun soğuk savaş yıllarında Sovyetlere karşı Amerika ve müttefiklerine sırtını dayadı. İçerde ve dışarıda, Sovyet ve her türlü sol politika karşıtlığından başka bir şey yapmadı. Yönetici patronlar sınıfı sırtını Amerika’ya dayanmanın rahatlığı ile başta işçi hakları olmak üzere her türlü hak ve hürriyet arayışını bastırdı. Öte yandan Türkiye topraklarında yaşayan farklı etnik, dini ve mezhebi kimliklerin kendini demokratik olarak ifade etmesinin önünü tıkadı.
Cumhuriyetin ilk yılarında ortaya çıkan Kürt isyanlarını o bölgenin ağa, bey ve şeyhleri ile anlaşma yaparak durdurdu. Yoksul köylülerin sırtından geçinen Kürt ağaları hem tek parti döneminde hem çok parti döneminde sağ sol fark etmez düzen partilerinden meclise girdiler. Kürt ağaları “Kürtçülük” yapmaktan vazgeçtiler, buna karşılık devlet de Doğu ve Güney Doğudaki toprak ağalığı ve şeyhlik düzenine dokunmadı ve Türk milliyetçiliğini topluma dayattı. Din konusunda devletin politikası ise her türlü bağımsız dini örgütlenmenin önüne geçmeye çalışmaktı. Diyanet işleri aracılığı topluma resmi Sünni devlet dinini dayatırken, bir yandan Sünni cemaat ve tarikatların örgütlenmesini kontrol altına almaya çalıştı, diğer yandan da Alevi kimliğinin açığa çıkmasını engelledi.
Bu baskı düzeninde ülkede güya sessizlik ve “sukûnet” yaşandı. Fakat bu sessizlik aldatıcıydı. Sömürücü patron yönetimi ülkeyi öyle bir hale getirdi ki. Doğu ve Güneydoğu’nun ağalık şeyhlik düzeni bu bölgede her türlü yoksulluğun, eşitsizliğin, geriliğin, cahilliğin, mafya örgütlenmelerinin önemli bir kaynağı oldu.
Sanayileşen Batı bölgelerinde de sosyal/demokratik örgütlenmenin engellenmesi benzer şekilde kentlerde yağma düzenine yol açtı. Eşitsizlik, yoksulluk zemininde yuvarlanan milyonlarca insanımız aşırı dine ve milliyetçiliğe dayanan siyasetlerin, örgütlenmelerin kucağına atıldı, mafya ve uyuşturucu çeteleri kentlerin birçok yerinin yöneticileri haline geldi. Kimliklerin demokratik olarak ifadesinin önünün tıkanması şiddete dayalı kimlik, din, mezhep siyasetlerin önünü açtı. Etnik ve din-mezhep temelinde bir kardeş kavgasının zemini yaratıldı.
Sovyetlerin çöküşü ile dünyadaki denge değişince işler iyice karışmaya başladı. Özelikle de Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte ülke gerçek bir kaosa doğru yuvarlanmaya başladı. Patronlar sınıfı artık yönetmekte zorluk çekmekteler. Bunun en başta gelen nedeni ise dayandıkları emperyalist müttefikleri Amerika ve Avrupa güçlerinin artık eskiden olduğu gibi “istikrar” içinde bir Türkiye devletine pek de ihtiyaçları kalmamasıydı. Evet Türkiye hala stratejik bir bölgede ama artık global kapitalist sistem ile sermayenin tam özgür olarak dolaştığı bu toprakları siyasi olarak “yönetmek” için Türkiye Cumhuriyeti’ne çok da ihtiyaçları olmayabilir. Artık bu ihtiyacını bir kısım “Türklerle”, bir kısım “Kürtlerle”, bir kısım Sünni cemaat ve tarikatlarla, bir kısım Şii-Alevi cemaatlere dayanarak da yapabilir. Irak da bunun en iyi örneği durumunda.
Açığa çıkan gerçek ortadadır; patronlar sınıfı bu ülkeyi taşıyamaz, yönetemez durumdadır.

Yoruma kapalı