|

Bizim Taraf / Zeki Kılıçaslan

Baykal’ın başına gelen (getirilen!) kaset olayından sonra CHP’de her şey bir anda değişti. Sadece CHP değil doğal olarak Türkiye’de de değişim rüzgârları esti, estiriliyor.
Eğer bir ülkede “demokrasi” ile yönetim belirleniyorsa o ülkede egemen güçler halkın büyük bir kesiminin oyunun yönünü belirlemek zorundadır. Eşitsizliğin, adaletsizliğin, yoksulluğun yaygın olduğu bir ülkede ise bunu ancak emekçilerin, yoksul kitlelerin “desteğini” alarak sağlayabilirsiniz. Doğrudan doğruya herhangi bir büyük zengini veya patronu aday koyarak yoksulların desteğini alıp hükümeti belirlemek pek kolay olabilecek bir şey değildir. Dolayısıyla var olan egemen sistemi (kapitalist düzen) savunan siyasetçiler içinde buna en uygun olabilecek adaylar aranır, çeşitli çıkar ilişkileri içinde uygun olanların bazılarına yatırım yapılır.
Burada egemenler için “en değerli siyasetçi” yoksul halkın kalbini kazanacak siyasetçidir.
İşte düzen adına siyaset yürüten siyaset oyuncuları yoksul halkın kalbini ve umudunu ne kadar yakalayabilirse düzen sahipleri için o kadar değerli olurlar. Egemen sistem her zaman topluma sunacak bir kişilik, bir figür bulur. Bu bazen halkın sevdiği/halka sevimli gösterilen herhangi meslekten birisi, bazen bir sanatçı, bazen bir imam/rahip olur. Bu o zamanın ruhuna ve zeminine göre değişir. Türkiye’de ise bu bazen “Çoban Sülü”, bazen “Karaoğlan”, bazen “Kasımpaşalı Recep”, bazen de “Gandi Kemal”dir.
Türkiye siyasetine baktığımızda bu egemen sömürücü sınıf gücüne dayanmadan bağımsız olarak siyasal güç ve liderliklerin ortaya çıkmasının zorluluğunu görüyoruz. Bu açıdan baktığımızda en etkili çıkışın 1961 Türkiye İşçi partisi (TİP) kuruluşu olduğu açıktır. Fakat bu yapının zaafa uğratılmasından sonra 1970’lerde yaşanan süreç çok öğretici derslerle doludur.
1970’lerde çok güçlü bir sendikal hareketin varlığına, yaygın ve güçlü sosyalist-devrimci örgütlenmelere rağmen bağımsız, ulusal çapta siyasette söz sahibi olacak bir işçi/emek siyaseti ortaya çıkamadı. Kendine sosyalist veya devrimci diyen birçok yapı “devrimci” ve “sosyalistliği” kendine layık görürken genel olarak aldıkları siyasal tutumlarla yasal imkânların varlığına rağmen ulusal çapta işçi, emekçi ve yoksul kitleleri CHP’nin “halkçılığına” mahkûm etti. Türkiye’de kitlesel bir sınıf temelli siyasalaşma geleneği kurulamadı ve bu politikaların etkisi halen devam ediyor. Ne yazık ki halen kapitalizmin Türkiye ölçeğinde geliştiği veya daha az gelişkin olduğu ülkelerde bile bizden çok daha güçlü sosyalist/işçi/emek siyasetleri varken Türkiye’de işçi sınıfı ve emeğin siyasal temsilinden söz etmek bile mümkün değil.
Şimdi, sendikal hareketin çok dağınık, güçsüz ve yozlaşmış olduğu, sosyalist/devrimci hareketlerin ise 1980 öncesine göre çok daha sınırlı etkiye sahip olduğu bir dönemde CHP’nin Kılıçdaroğlu ile başlatılan halkçı, “sol” söyleminin varlığı ile karşı karşıyayız. Kitle tabanını önemli ölçüde aydın orta sınıf kökenli gençlerden ve yoksul Alevi mahallelerinden alan “sosyalist” solun buradan ciddi şekilde etkilenmemesi mümkün değildir. Açıktır ki yine geçmişte yaşananların bir benzeri bizi beklemektedir. Biraz da olsa bağımsız bir emek siyaseti için arayışı olan sınırlı sendikal çevrelerin ve “ çağdaş”, “emekten yana”, “sosyal demokrat” siyaset arayışları olanların derhal CHP yönelimine gireceği açıktır. Fakat bizim için bundan daha önemli bir sorun da zaten güçlü bir yapıya kavuşamayan sosyalist hareketin birçok parçasının yine kendinden menkul “devrimci” faaliyetlerine devam ederken işçi, emekçi kitlelere dolaylı ve fiili olarak Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinin işaret edilecek olmasıdır.
Yaşanacak olan bir kısır döngünün tekrarıdır. Bu ülkede merkez sağ veya “ılımlı İslamcı” partileri ile aynı zamanda düzenin CHP “halkçılığı”na karşı da geliştirilemeyen ve ulusal çapta siyaset sahnesinde/seçimlerinde yer alamayacak hiçbir siyaset girişimi bağımsız bir işçi siyaseti için kurucu bir unsur olamayacaktır. Bağımsız, kitlesel bir işçi siyaseti için birlik ve mücadeleyi yükseltemezsek emekçi kitlelerin gelecekte mutlaka yaşayacakları hayal kırıklığı ve arayış dönemine de bir cevabımız olamayacaktır.
O zaman düzenin yeni “yönetici” adayına şimdiden sormamız ve yerini belirlememiz gerekiyor:
Bütün çalışanların sigortalı/sendikalı olduğu ve bunu sağlamayan işletmelere el konulan bir düzen mi kuracaksınız?
Taşeron çalışma sistemini hemen, derhal, tümüyle ortadan mı kaldıracaksınız?
Dünya ve ülke ölçeğindeki kriz ve yıkımların asıl faili olan bütün büyük kapitalist finans ve üretim araçları mülkiyetine el mi koyacaksınız?
Kürt ve Türk halklarının eşit olduğu yeni bir demokratik anayasal düzen kurmaya söz mü veriyorsunuz?
Özellikle de bölgemizdeki halkaların düşmanı ve düzenin asıl vurucu gücü olan NATO’dan ayrılarak Amerikan askeri üslerini mi kapatacaksınız?
Bunların tümünün cevabı hayırdır.
Bizim hedefimiz ise hep aynı:
Sermayeden ve devletten bağımsız, işçilerin, emekçilerin ve yoksul halkın bağımsız siyaseti.
İktidara, yönetmeye aday bir “birleşik işçi” siyasetine her zamankinden daha da çok ihtiyaç var.

Yoruma kapalı