|

Bizim Taraf / Zeki Kılıçaslan

Türkiye AKP’nin kapatılma ve Ergenekon davaları tartışması ile çalkalanıyor. “Darbe” ve “demokrasi” en çok kullanılan kelimeler. Bu çatışma, Türkiye’nin önümüzdeki döneminin belirlenmesi açısından çok önemli. İşçiler, emekçiler ve tüm yoksul halk kitleleri için çatışan güçlerin gerçekte kimler olduklarını bilmek ve “demokrasi”, “darbe”, “ulusalcılık” gibi kavramlar etrafında yaratılan kafa karışıklığına karşı mücadele etmek hayati bir öneme sahiptir.
Çatışanlar kimlerdir?
Öncelikle açık olarak bilinmesi gerekli şey, çatışan bu kesimlerin esasta aynı tarafta olduklarıdır. Bu iki kesim de egemen sermaye kesiminin siyasetleridir ve bizim tarafın yani işçilerin, emekçilerin, yoksul halk katmanlarının gerçek düşmanlarından başka bir şey değillerdir.
Çatışma AKP’nin Temmuz 2007 seçimlerini büyük bir oyla kazanması ve A. GÜL’ün cumhurbaşkanı olması ile hızlandı. Bu mücadelenin bir tarafında kendilerine ulusalcılar-milliyetçiler denen kesim, diğer tarafında ise AKP hükümetini destekleyenler var. Uzun süredir devam eden çatışma ortamı, sol hareketleri de böldü. Bir kısmı cumhuriyeti ve laikliği savunmak düşüncesiyle ulusalcı-milliyetçi kesimle birleşirken bir kısmı ise demokrasi ve “darbe” karşıtı olma kavramı etrafında hükümete destek tarafında yer aldı. Kendine liberal diyenler ise zaten vahşi kapitalizmin en hızlı uygulayıcısı olan AKP’nin baştan beri destekleyicisidirler.
Bu çatışma neyin kavgası?
Bu sorunun en temel cevabı; Türkiye Cumhuriyeti devletinin yeniden yapılanmasındaki paylaşım ve iktidar kavgasıdır. T.Cumhuriyeti devleti 1947 yılından sonra Amerika-Sovyet çatışmasına dayanan soğuk savaş döneminde ABD’nin tam dümen suyunda şekillenmişti. Sovyetler Birliği çöktükten sonra dünya düzeni ABD’nin egemenliğinde küresel emperyalistkapitalist sistem olarak yeniden kurulurken T.Cumhuriyeti devletinin de yeniden yapılanması gündeme geldi. Sermayenin ve asker-sivil büyük bürokrat kesimlerin bir kısmı laiklik ve ulusal devlet, diğer kesimi ise Müslümanlık ve demokrasi söylemleri ile halkı yanına almaya ve iktidar olmaya çalışıyor. Ama aslında söyledikleri ile ilgileri yok. Müslümanlık üzerine siyaset yapan AKP’nin bir milyonu aşkın Irak’lı Müslüman’ın katledilmesine karşı ses çıkarmadığını ve Irak’taki yağmadan pay almaya çalıştığını görüyoruz. Güya ulusal çıkarları savunanların ise NATO’nun ABD’nin IMF’nin ve Dünya Bankası’nın direktiflerinin dışına çıktığını hiç görmedik. Her iki kesim de ABD ve İsrail ile tam müttefiklik anlayışına sahip.
Darbe ve Ergenekon tartışmalarının anlamı nedir? Bu çatışmada ABD nerede?
Bu çatışan her iki kesimin demokrasi ile de bir ilişkisi yok. Güya demokrasiyi savunan AKP sadece kendine demokrat. Kendini eleştiren bütün güçleri ortadan kaldırmak, bütün işçi örgütlerini dağıtmak ya da kendine bağlı kukla sendikalar oluşturmak, bütün medyayı ele geçirmek, tüm toplumu tele kulakla dinlemek, kontrol etmek derdinde. Ulusalcı kesimdeki bazı güçler ise sandıkta yenilince askeri muhtıra, hatta darbe hayalleri beslemeye başladı. Bu girişimlerin ciddiyetini mahkeme süreci belki ortaya koyacaktır ama Türkiye’de ABD’nin desteklemediği hiçbir darbe girişiminin başarılı olmadığını biliyoruz. ABD ise şu anda her iki tarafa da oynarken daha çok AKP’ye yakın duruyor. Her iki kesimi de karşı tarafla tehdit ederek tam olarak teslim almak istiyor.
“Derin devlet” mi tasfiye ediliyor?
Soğuk Savaş döneminde hemen bütün NATO ülkelerinde devlet içinde Gladyo diye adlandırılan veya kontrgerilla denen ve işçi sınıfı ve demokratlara saldıran yapılar örgütlenmişti. Türkiye dışındaki NATO ülkelerinde devletler daha önce kullandıkları bu pis maşaları temizlediler. Türkiye de ise bu tür yapılar 12 Eylül rejiminin de etkisiyle güçlenerek devam etti. Faili meçhul cinayetler, aydınların öldürülmesi, Gazi olayları hep bu yapıların eseridir. Şimdi Ergeneokon davası ile yapılmak istenen bir tür temiz görünme operasyonudur. ABD’nin teşviki sayesinde AKP ve onunla görüş birliği içinde olan Genelkurmay, geçmiş dönemde güya komünizmle ve PKK ile savaşta, kirli işlerde, faili meçhul cinayetlerde kullandıkları ve fazla açığa çıkan bazı asker sivil kişileri devre dışına çıkarıyor. Artık daha demokratik bir devlet görüntüsü yaymaya çalışıyorlar.
Aslında bu Ergenekon davasının Gladyo gibi yapıların gerçek tasfiyesi olmadığı gibi ortada demokrasiye giden bir devlet yapılanması da yok. İşçilerin, emekçilerin bütün demokratik hak ve özgürlüklerin ayaklar altına alındığı, sendikal örgütlenmenin en hafifinden işsizlik, gerçeğinde kanla cezalandırıldığı, dünyada görülmemiş demokrasi dışı parti ve seçim kanunlarının hüküm sürdüğü, eşitsizlik ve adaletsizliğin temel düzen olduğu ortamın demokrasi ile ilgisi olmadığı ortada. Onların demokrasi ve insan hakları anlayışını iyi tanımalıyız. Onlara göre Irak’ta bir milyona yakın insanın ölümüne yol açmak demokrasi ve özgürlük mücadelesidir. İşgalci bir ABD askerini bıçaklamak ise cinayet ve terör. Onlara göre dünyada her yıl milyonlarca binlerce çocuğun bir bardak süt bulamadığı için açlıktan ölmesi de bir insan hakları sorunu değildir.
Bu çatışma bizi ilgilendirmez mi?
Sermayenin kesimleri arasındaki kavga bizi çok ilgilendiriyor. Çünkü bu çatışma Türkiye toplumunu bir felakete doğru sürüklüyor. Muhtemel ekonomik kriz ve ABD-İsrail’in İran’a saldırı hazırlıkları da göz önüne alınırsa bu çatışmanın sonunda en büyük zararı işsizlik, yoksulluk ve hatta savaş yoluyla işçilerin emekçilerin yoksul halk kesiminin çekeceği açıktır. Sonunda birbirine kırdırılacak alanlar bizleriz çünkü. Çatışan bir taraf kendi çıkarlarını güya ulusalcılık olarak ortaya koyarken emperyalizme karşı olan samimi milyonlarca emekçiyi, diğer taraf ise güya Müslümanlığı ve demokrasiyi savunuyorum diye yine başka milyonlarca emekçiyi kendi yanına çekiyor. Bu kesimlerin birbiriyle çatıştırılması an meselesi haline geliyor.
Ne yapmalıyız?
Öncelikli görev ortadadır; sermayenin bütün kesimlerinden bağımsız olarak kendi siyasi tarafımızı, yani işçilerin, emekçilerin ve yoksul halk kesimlerinin siyasi tarafını oluşturmak. Bunun için ise işçi sınıfını bölen değil mücadele temek isteyen bütün kesimlerini birleştiren, DEMOKRATİK, BAĞIMSIZ, KİTLESEL BİR İŞÇİ PARTİSİ anlayışını savunmalıyız. İKP böylesi bir partinin oluşturulması için mücadele etmektedir. Diğer bir görevimiz ise Türkiye’yi bekleyen felakete karşı acil olarak yeni demokratik bir anayasayı yapacak, tam demokratik koşullarda gerçekleştirilecek seçimlerle oluşacak bir KURUCU MECLİS için mücadele etmek olmalıdır. Bunun için Türkiye’nin ABD ve AB sermaye güçleri tarafından yönetilmesine karşı olan gerçek bir demokratik devleti savunan tüm kesimlerinin biraraya gelmesi gereklidir. Türkiye’yi Türklerin, Kürtlerin, Sünniler’in, Alevilerin kardeşliği, eşitliği ve tüm sosyal, sendikal hak ve özgürlüklerin sağlanması temelinde yeniden ayağa kaldırmak görevi ile karşı karşıyayız.
Bizler ABD-AB emperyalizmine karşı mücadeleyi “ulusalcılara”, demokrasi mücadelesini de AKP’ye havale edemeyiz. Çünkü emperyalizme karşı mücadele ve gerçek demokrasi ancak işçi sınıfının bağımsız siyasi mücadelesi ile kazanılır.

Yoruma kapalı