|

Emperyalist Savaşta Suriye’nin Yanındayız!

Tunus’ta Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) önderliğindeki işçi devriminin ve Mısır’da Hüsnü Mübarek’i koltuğundan eden halk devriminin ardından Bahreyn, Ürdün, Sudan, Libya ve Yemen’de patlak veren ayaklanmalar neredeyse tüm Ortadoğu ve Mağrip ülkelerini yangın yerine çevirirken (hatta İsrail’de de benzer ayaklanmaların başladığı haberlerini okuyoruz), son beş aydır çok şiddetli çatışmaların yaşandığı Suriye özel bir ilgiyi hak ediyor.

 Bölgedeki diğer ülkelerin aksine nüfusun çoğunluğunun Sünni, yönetici azınlığın Nusayri-Şii olduğu Suriye’de, babası Hafız Esad’dan sonra iktidara gelen Beşşar Esad, beş ay önce maaşların yükseltilmesi, mazot fiyatlarının düşürülmesi, yolsuzluklara son verilmesi, sıkıyönetim yasalarının kaldırılması ve 250 bin Suriye’li Kürt’e vatandaşlık hakkı verilmesi talepleriyle başlayan ayaklanmaları en şiddetli yöntemlerle bastırmaktan çekinmiyor. Özellikle Sünni nüfusun çoğunlukta olduğu ve görece Suriye’nin az gelişmiş kentleri olan Hama, Cisr el-Şugur, Deyr el-Zor ve Dera’a’da son beş ayda 2000’e yakın sivil öldürüldü, binlerce kayıp ve on binlerce gözaltı ve tutuklu var. Yıllardır küresel güçlerin reformcu diyerek el üstünde tuttukları diktatör Esad, halkına karşı ordunun tank ve topla müdahalesini reva görüyor. Bölgenin en önemli siyasal İslami hareketi olan Müslüman Kardeşler örgütünün Suriye ayağı, Esad’ın Sünni halka karşı mezhepsel bir temizliğe giriştiğini iddia ediyor. ABD Başkanı Obama, yapılan katliamların ardından Esad rejiminin miyadının dolduğunu açık açık söylüyor. Özellikle Fransa ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa Birliği (AB) her seferinde daha da sert bir dille Esad’ı uyarıyor. AKP hükümeti, bir yandan muhaliflerin Türkiye topraklarında toplantılar yapmasına izin veriyor, bir yandan da Esad’a reform çağrıları yapıyor. Çağrılara uymaması durumunda, efendileriyle birlikte gözünü karartıp askeri dahil her türlü önlemi alabileceğini ilan ederek Esad’ı tehdit ediyor. Gerçeklerin görünen yüzü böyle, peki bölgede son bir yılda yaşanan gelişmelerden soyutlanamayacak Suriye olaylarını nasıl okumak gerekiyor?

Emperyalizmin bölge politikalarının yansımaları

Suriye’deki gelişmeleri değerlendirirken son bir yılda bölgede yaşananları bütünsel bir şekilde analiz etmemek bizi yarı yolda bırakır. Geçtiğimiz yılın bahar aylarından bu yana bölgede ayaklanmalar politik, ekonomik ve demokratik taleplerle örgütleniyor ve yayılıyor. Halklar aslında rezil diktatörlüklere ve son yıllarda tüm dünyada egemen olan acımasız neo-liberal politikaların sebep olduğu işsizliğe, açlığa, yoksulluğa karşı ayaklanıyorlar. Tunus ve Mısır devrimlerini bir kenara koymalıyız, çünkü bu kitle devrimleri gerçekten aniden, yani bölgede söz sahibi olan küresel güçlerin planlar yapmasına olanak tanımayacak kadar beklenmedik şekilde patlak verdi ve hiç tereddüt etmeden söyleyebiliriz ki politik devrimlere sahne olan bu ülkelerde çok canlı şekilde devam eden sınıf mücadelesinin sonucu toplumsal devrimin önünü açacak veya kapatacak.

ABD ve AB emperyalizmi, bölgede çıkarlarının tehlikeye girdiğini görür görmez harekete geçti ve devrimlerin diğer ülkelere yayılmasını önlemek için derhal askeri müdahale de dahil her türlü karşı saldırıya başvurmaya başladı, en somut ve doğrudan örneği de tüm bölgeye bir gözdağı niteliğindeki Libya saldırısıydı. Hiç şaşırmayalım; küresel güçler bölgede kontrolleri dışında patlak veren halk ayaklanmalarının ateşini söndürmek ve kendi çıkarları doğrultusunda bu hareketleri yönlendirmek için her türlü oyunu oynuyor. Bazı ülkelerde muhalif hareketlerin önderliklerine doğrudan silah ve para yardımı yapıyorlar ve yıllardır çıkarlarını koruyan bu çürümüş rejimlerin sarsılmasına önayak oluyorlar. Diğer yandan, sağlam bir uzlaşmaya vardığı bölgenin AKP’si olma yolunda ilerleyen Müslüman Kardeşler’i fiilen kitle hareketlerini kontrol etmek için kullanıyor ve ayaklanan halklar arasında sınıf dayanışmasını engellemek amacıyla mezhep çatışmalarını körüklüyorlar.

Batı tipi demokrasiyi ve cumhuriyeti diğer bölge ülkelerine göre daha sağlam şekilde kurumsallaştırmış bir ülke olan Türkiye’ye ve ılımlı siyasal İslam’ın en iyi örgütlenmiş gücü olan ve efendilerinin neo-liberal politikalarını harfiyen uygulayan AKP hükümetine bu operasyonlarda çok özel bir rol biçilmiş durumda. Böyle bir görev kendisine verilmese, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül çok değil bir yıl önce sarmaş dolaş oldukları Esad’a karşı artık iktidarı bırakması için tehditler savurur muydu? Geçen sene elinden barış ödülü aldığı Kaddafi’ye karşı emperyalistlere üslerini açan, donanmasını Meclis kararını dahi beklemeden görev yerine gönderen aynı başbakan değil miydi? AKP hükümeti bir yandan Esad’ın saldırılarından kaçan 11 bin mülteciye kucak açarken, diğer yandan muhalif grupların önderlerine Antalya’da toplanma olanağı sağlıyor ve bazı Suriye kaynaklarına göre ABD destekli silahlı direniş grupları Türkiye başta olmak üzere Lübnan ve Ürdün üzerinden Suriye’ye giriş yapıyor. Türkiye sınırına500 metreuzaklıktaki Hırıpcoz Köyü’ne Türkiye bayrağı asılıyor, bu provokasyonun hemen ertesi günü ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Türkiye ile Suriye arasında bir çatışma çıkabileceğini pervasızca dile getiriyor. Öte yandan gerek hükümete yakın medyada gerekse Doğan medya grubunda savaş borazanları açıkça öttürülmeye başlandı; Esad’ın katliamları ve insan hakları savunucusu (!) Batılı güçlerin resmi kınama ve tehditleri ekranları ve gazete sayfalarını kaplar oldu.

Emperyalizm bu kargaşa ortamından tek galip olarak çıkmanın hesaplarını yapıyor ve tüm hamlelerini buna göre oynuyor. Clinton’un tabiriyle bölgede “kusursuz bir fırtına” patlak verdi ve toz duman ortamından en az hasarla kendine bağlı yeni rejimleri tesis etmenin derdindeler; çünkü diktatörlük rejimlerinin göstermelik reformlarına bölge halklarının karnının artık tok olduğunu onlar da görüyor. Suriye de bu çok boyutlu stratejiden nasibini almış görünüyor. Bölgede İran’la ilişkileri en iyi devlet olan Suriye’ye bu toz duman ortamında dokunmamak olmazdı zaten. Kısacası, Afganistan ve Irak’ta bataklığa saplanan ve İran’ı diplomatik yöntemlerle etkisizleştirmeyi başaramayan ABD ve AB emperyalizmleri, “kusursuz fırtına” ortamından güçlenerek çıkmak istiyor ve elinden geleni ardına koymuyor.

Tavrımız ne olmalı?

Hiç kuşku yok ki Esad’ı savunan, onun suçlarına ortak olur. Türkiye, AB ve ABD’nin müdahalesini savunmak ise Suriye halkına karşı çok daha büyük bir günahtır. Bu durumda, Esad’a karşı yükselen demokratik kitle hareketlerini sınıf karakterinden yoksun da olsa desteklerken, emperyalistlerin Suriye’ye müdahalesine de karşı çıkmak zorundayız, aynı Libya’ya yapılan saldırıya karşı çıktığımız gibi.

Emperyalist çağda, işçi sınıfının bağımsız örgütlü gücünün önderliğinde ilerleyemeyen kitle hareketlerinin çok ağır yenilgilerle karşılaştığını ve bölge ülkelerinde yaşanan gelişmelerin de tarihin bize öğrettiği bu dersten azade olmadığını unutmayalım. Başka bir deyişle, güçlü ve bağımsız bir sınıfsal önderliği olmayan kitle hareketleri, emperyalistlerin her türlü provokasyonuna ve komplosuna açıktır ve nihayetinde en temel taleplere dahi ulaşamadan dağılmaya mahkumdur. Bu sebeple, Suriye dahil bölge ülkelerinde işçi sınıfının bağımsız örgütlerinin inşası ve güçlendirilmesi için her türlü destek uluslararası boyutta sağlanmalıdır.

  

Yoruma kapalı