|

ILC’den Tüm Ülkelerin İşçilerine Çağrı

Tüm ülkelerin sendikalarına, ILO’nun (Uluslararası Çalışma Örgütü) yıllık konferansına katılacak tüm işçi delegelerine,

İşçi sınıfının omuzlarında yükselen Tunus halkının İMF’ye ve AB’ye teslim olmuş Ben Ali diktatörlüğünü alaşağı edişini Mısır halkının ayaklanması, Cezayir işçi sınıfı ve gençliğinin kayda değer başarısıyla sonuçlanan toplumsal mücadeleleri ve Bahreyn de dahil olmak üzere birçok Orta Doğu ülkesinde patlayan demokrasi hareketleri izledi.

Bu hareketler, İMF ve AB’nin işçi haklarına saldırı planlarına karşı yakın dönemde gerçekleşen Avrupa’daki (Fransa, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve İrlanda’daki) grev ve etkili gösterilerle doğrudan bağlantılı. Ve bu eylemlerin Çin’deki başarılı grevleri takiben gerçekleştiğini unutmamalıyız.

Dünyanın dört bir yanında işçiler ve halklar, uluslararası kurumların (Dünya Bakası, İMF, AB) ve derin bir krizden geçen sistemini kurtarma derdindeki ABD hükümetinin direktiflerini uygulayan hükümetlerin karşısında dikildiler.

ABD’nin Wisconsin eyaletindeki yerel hükümet, sözde krize reçete olarak sunulan bütçe kesintileri adı altında kamu hizmetlerinde toplu sözleşme hakkını ve sendikaların varlığını tehdit etmekte. Bu saldırılarıyla Wisconsin hükümeti açıkça ILO anlaşmalarını (bilhassa 87, 98 ve 151 sayılı anlaşmaları) ihlal ediyor. Tüm ülkelerdeki sendikalar Wisconsin eyaletinin başkenti olan Madison’da ve diğer birçok Amerikan şehrinde yerel sendikaların ve AFL-CIO’nun çağrısıyla başlayan hareketleri desteklemeli.

Bu koşullarda işçilerinin ve işçi örgütlerinin, ILO’nun kamu hizmetleri alanında sınırsız sömürüsü karşısında işçilerin haklarını koruyan 1919 tarihli kurucu talimatlarındaki (1944’da Philadephia deklarasyonuyla revize edilen anlaşma) norm ve anlaşmalara sahip çıkmasına ihtiyacı var.

***

Fakat ILO’nun 100. Dünya Konferansı’nın hazırlık sürecine dair kaygılarımız var. Bu konferansın merkezinde toplumsal koruma var. İMF dünyanın her bir yanında kemer sıkma politikalarını uygulatmaya çalışırken, İMF’nin direktörünün konferansa katılacağını öğreniyoruz.

İMF ve ILO 2010 Eylül’ünde düzenlenen Oslo Konferansı’nın ardından ortak bir açıklama yayınladı. Açıklamada “krizin yarattığı olumsuzlukları aşmak için etkili bir sosyal diyalog merkezi önemdedir” deniliyor, “güçlü, sürekli ve dengeli küresel büyümeyi sağlayabilmek için G20’nin Karşılıklı Değerlendirme Sürecini desteklemek için işbirliğini devam ettirme ve derinleştirme” kararı alınıyordu.

17 Şubat 201’de Dünya Toplumsal Adalet Günü bağlamında düzenlenen etkinlikte ILO Genel Direktörü Juan Somavia şöyle dedi:

Adil bir küreselleşmenin sağlanması için yeni bir toplum ve ekonomi vizyonu gerekmektedir. Devletin, piyasaların ve toplumun rollerinin ne olduğuna denge perspektifinden bakan, bu çerçevede bireyin eyleminin imkânlarının ve sınırlarının açıkça farkında olan bir yaklaşımdır gereken (…) Bunun için gerekli olan ne? Çalışma yaşamında atılacak adımların ne olduğu açıktır.

İlk adım “emeğin bir meta olmadığı gerçeğinin anlaşılmasıdır.”

Somavia büyük bir yanılgı içerisinde. Zira emeğin kapitalist sistemde bir meta olduğunu inkâr etmek, proletaryanın emek gücünü bir meta olarak satmaya zorlayan sömürüye dayalı sistemin inkârıdır. İşçi sınıfının birliğinin temelinde yatan emek gücünün bir meta gibi satıldığının inkârıdır. Sınıf mücadelesinin yani sermaye ve emek arasındaki aşılmaz antagonizmanın inkârıdır. İşçi sınıfının kendi bağımsız örgütlerini kurma ve onları savunma ihtimalinin inkârıdır. ILO sözleşmelerini sorgulamaktır; bilhassa 1948 tarih ve 87 sayılı sendikal özgürlük ve haklara ilişkin anlaşma ve 1949 tarihli ve 49 sayılı toplu sözleşmelere ilişkin anlaşmaların reddidir.

Bay Somavia’ya göre ikinci adım “istihdam yaratmak, tıpkı düşük enflasyon ve güçlü bütçe yapısının olduğu gibi, makro-ekonomik politikaların hedeflerinden biri olmalı.” Somavia’nın gözden kaçırdığı şu. Enflasyonu düşürmek ve kamu harcamalarını azaltmak binlerce işin parçalanmasının ardındaki nedendi!

“Bugün 10 kişiden 8’i herhangi bir sosyal güvenlik şemsiyesi koruması altında bulunmuyor. Üçüncü adım, bunlara asgari geçim ücretinden başlamak üzere mali açıdan olanaklı toplumsal koruma sağlamak.”

Oysa asgari geçim ücreti, işçi mücadelelerinin sonucu olan sosyal güvenlik sistemini parçalayacak yolu açacak, özel sigorta şirketlerinin ceplerini dolduracak, sosyal güvenlik sistemlerinin temelinde yatan dayanışma prensibini yok edecek.

Bu açıklamalar “en büyük hata ücretlerin yükseltilmesi olacaktır” diyen Avrupa Merkez Bankası yöneticisi Bay Trichet’in söyledikleriyle örtüşüyor. Avrupa Merkez Bankası Dünya Bankası’nın direktifleri dışında hareket etmiyor, bu yüzden ILO bu konudaki konumu açıkça ortaya koymalı.

İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi olarak bugüne dek İrlanda, Yunanistan ve Portekiz’i vuran, yarın İspanya, Fransa ve diğer ülkeleri vurması muhtemel olan kriz bağlamında bu tür eğilimlere dikkat çekmiştik. Bu eğilimler İMF’nin başı çektiği uluslararası kuruluşların ülkelere otoriter gelir politikası dayatmasından başka şey değil. Bu politikaların tüm ulus devletlere Maastricht Kriterlerini, yani yüzde sıfır enflasyon, GSYH’nin yüzde 3’ü düzeyinde bütçe açığı ve GSYH’nın yüzde 60’ı düzeyinde kamu borcu sınırlamalarını dayatıyor.

Bu dayatmalar bilhassa adlarına gelişmekte olan ülkeler denilen ülkeler için, dayanışma üzerine kurulu ve sendikaların hâkimiyetindeki tüm yapılara son verilmesi anlamına geliyor.

İşçilerin ve Halkların Bağlantı Komitesi olarak ILO Genel Direktörü‘nün kavramı olan “sosyal diyaloğa” yani İMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı politikalara boyun eğme stratejisine karşı çıkıyoruz. Bu reformlar çalışma saatlerini ve ücretleri “esnekleştirme” amacını güden, esnek çalışma koşulları yaratıp işe alıp, işten atma maliyetlerini düşüren politikalar.

***

Sevgili Yoldaşlar,

Devlet politikalarının asalak finansal sermayenin araçlarından ve üretici güçlerin yıkıcılarından olan “derecelendirme kuruluşlarının” emirlerine tabi olduğu zamanlardayız. İşte bu koşullarda, işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı direnişlerinin ürünleri olan bağımsız örgütlere karşı eşi benzeri görülmemiş bir saldırı başlatıldı. ILO’nun, İMF ve Dünya Bankası’nın ücretlere ve işçi haklarına saldırı politikalarını uygulayacak bir makine dişlisine döndürülmeye çalışıldığı zamanlar bunlar.

Böyle giderse bu, bağımsız sendikaların sonu demek olacak.

27–29 Kasım 2010’da Cezayir’de düzenlenen Savaşa ve Sömürüye Karşı Dünya Konferansı’nın sonuç metninde şöyle deniliyordu:

“İşçi örgütlerine genel çıkar adı altında dünya yönetişimi ve sosyal diyaloğun kurallarını kabul ettirme girişimlerine karşıyız. Bu girişimlerin tek işlevi işçi örgütlerini hükümet ve uluslararası kurumların politikalarını uygulamaya zorlamak, böylece ulusal egemenliği yıkmak. Eğer işçi örgütleri bunlara boyun eğerlerse, işçi ve halkların çıkarlarını savunan örgüt olma işlevlerinden mahrum olmuş olacaklar. Açıkça duyuruyoruz: İşçi örgütlerinin bağımsızlığı demokrasinin, toplumsal gelişimin ve halkların egemenliği ve bağımsızlığının önkoşuludur.”

Sevgili yoldaşlar, sizlerle tartışmayı genişletmek ve derinleştirmek istiyoruz. Elbette sendikalarınızdaki görev ve sorumluluklarınızın farkındayız ve bunlara saygı duyuyoruz.

Fakat sendika üyelerinin tüm dünya çapında bir tartışmaya girmesinin elzem olduğunu düşünüyoruz. Bu düzeyde tartışmalarda ortak sonuçlara varabileceğimizi ve ortak inisiyatifler alabileceğimizi düşünüyoruz.

Bu amaçla, toplumsal koruma konusunda sizleri tartışmaya davet ediyoruz.

Sizleri Uluslararası Bağlantı Komitesinin ILO’nun 100. konferansı üzerine düzenlediği sendikal bağımsızlığı ve ILO anlaşmalarını savunma konferansına davet ediyoruz.

(Konferans 4–5 Haziran 2011 tarihlerinde Cenevre’de gerçekleşecektir.)

LOUISA HANOUNE ve DANIEL GLUCKSTEIN, İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi Koordinatörleri

ABDELMADJID SIDI SAİD, Cezayir Genel İşçi Sendikası (UGTA) Genel Sekreteri ROGER SANDRI, sendikacı (Fransa)

PATRICK HéBERT, sendikacı (Fransa)

Yoruma kapalı