|

KAPİTALİZMİN KRİZİNDE YENİ AŞAMA: Küresel Kamu Borç Krizi

Yaz başından bu yana gerek dünya gerekse Türkiye ekonomisinde ciddi bir ekonomik kriz beklentisinin giderek yükseldiği bir atmosfer içerisindeyiz. Dünya ve Türkiye borsalarında ABD’den ve AB ülkelerinden gelen ekonomik veri haberleriyle büyük düşüşler yaşanıyor, altın fiyatı rekor üstüne rekor kırıyor, Dolar ve Euro’nun değeri giderek artıyor, her gün ekonomi uzmanlarının ABD ve AB ekonomilerinin ciddi bir krize sürüklendiğine dair yorumlarını okuyor ve dinliyoruz, öte yandan başbakan ve bakanları krizin bu sefer teğet bile geçmeyeceğini söylüyor. Ekonomik gelişmelerin sınıf mücadelelerinin seyrini belirleyen en önemli etken olduğunu aklımızın bir köşesinde tutup, dünya ekonomisinde neler olup bittiğini, Türkiye’nin olası bir dünya krizinden nasıl etkileneceğini detaylı bir şekilde irdelememiz gerektiğini düşünüyoruz. 

Küresel kamu borç krizi trilyon Dolarlık kurtarma paketlerinin ve 30 yıldır uygulanan neo-liberal politikaların kaçınılmaz bir sonucudur

Öncelikle dünya ekonomilerinde son aylarda yaşananları kısaca hatırlamakta yarar var. ABD hazinesi Ağustos ayında tarihinde ilk kez borçlarını ödeyememe riskiyle karşı karşıya kaldı. Hararetli tartışmaların ardından mecliste iki partinin anlaşmasıyla hazinenin borçlanma yetkisinin üst sınırı bir yıllık borçları karşılayacak şekilde yükseltildi. Ancak ABD, kredi notunun düşürülmesinden kaçamadı. Dünya ekonomisinin üçte birini oluşturan ABD’nin borçlarını ödeyemez duruma gelmesi ve kredi notunun düşmesi hiç de öyle yabana atılacak bir durum değil. Bu durum, ABD tahvillerinin riskini arttıracak ve ellerinde ABD tahvili bulunduran bankalar ve ülke hazineleri bu tahviller için çok yüksek miktarda karşılık ayırmak zorunda kalacak; bu da bankaların ciddi sermaye yeterlilik sorunları yaşamalarına, ülkelerin de ödemeler dengesi sorunları yaşamalarına neden olabilir. Bu senaryo dünya mali sisteminin kilitlenmesi olasılığını da içeriyor. ABD Merkez Bankası Başkanı bundan sonra Dolar basarak borçları ödeme zamanının geride kaldığını, artık kamu harcamalarının azaltılmasıyla bütçe dengesinin sağlanması gerektiğini buyurdu; bu da demek oluyor ki artık ekonomilerde kanayan yaralar para politikalarıyla pansuman edilmeyecek.

Yine son aylarda Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İtalya ve İspanya’nın kamu borç krizleri giderek ağırlaştı. Örnek vermek gerekirse son verilere göre Yunanistan’ın kamu borç toplamının gayrisafi yurtiçi hasılaya (GSYİH) oranı yüzde 120 civarında ve kamu bütçesi de GSYİH’sinin yüzde 10’undan fazla açık veriyor. AB’nin amiral gemileri Almanya ve Fransa bu ülkelerin borçlarının nasıl ödeneceğini kara kara düşünüyor ve toplantı üstüne toplantı yapıyor. Üstüne üstlük kriz AB için bir borç krizi olmanın çok ötesine geçti, krizdeki ülkelerin borçlarının ödenebilmesi için ortak AB tahvillerinin çıkartılması gündeme geldi ancak Almanya buna kesin bir dille karşı çıkıyor. Öyle ki artık bir Euro krizinden bahsediliyor, borçlu ülkeler kendi paralarını basıp borçlarını ödeyemedikleri için (Euro sadece Frankfurt’taki Avrupa Merkez Bankası tarafından basılabiliyor) Euro’yu terk edip ulusal paralarına dönmeyi düşünmeye başladılar. Diğer yandan, bu ülkelerin hükümetleri borçlarını ödeyebilmek için IMF’ye de avuç açıyor, tabi IMF de kapısını çalan her ülkeye dayattığı acı reçete karşılığında para musluklarını açabileceğini söylüyor: Kamu harcamalarını azaltabilmek için sosyal güvenlik harcamalarını azalt, kamu çalışanlarını işten çıkart, kamu varlıklarını özelleştir! Bizim gazete ve televizyonlarımızda da bu ülkelerin halklarının tembelliklerine, har vurup harman savurduklarına dair haberler her gün manşetlerde, sanki bundan 10 yıl öncesine kadar Türkiye çok daha beter günler yaşamamış gibi.

Şimdi bu borç krizinin nereden kaynaklandığını anlamaya çalışalım. Aslında son aylarda tüm dünyada etkisini arttıran kriz, 2008 yılında yaşanan küresel finans krizinin kamu yardım paketleri sayesinde ötelenmesinin doğrudan bir sonucu. Hatırlayacak olursak, 2008’de ABD’de konut kredilerinin ödenememesiyle başlayıp dev finans tekellerinin iflasıyla derinleşen kriz tüm dünyaya yayılmış, devletler bankaları ve finans şirketlerini iflastan kurtarmak için kapitalizm tarihinde görülmemiş büyüklükte kamu fonlarını yardım paketleri şeklinde piyasaların hizmetine sunmuştu. Bugünkü krizi iyi anlayabilmek için 2008’de başlayıp 2009 sonuna kadar süren krizi ve alınan önlemleri unutmamak gerekir. Bu dönemde devletlerin finans piyasalarına aktardığı kurtarma paketlerinin toplam miktarı 18 trilyon Dolardı, yani dünya yıllık GSYİH’sinin yüzde 30’u; bunun 13 trilyon Doları ABD’ye aitti ve bu rakam ABD’nin yıllık GSYİH’sine eşit. 2008’den beri devletlerin harcamalarının ulusal ekonomilerdeki payı giderek arttı. Şüphesiz, gelişmiş ekonomilere sahip bu ülkeler destek paketleriyle dünya mali sisteminin kontrol dışına çıkarak çökmesini ve arkası gelmeyen banka iflaslarını engelleyebildiler. Burada aslı amaç parasal sermayeyi ucuzlatmak ve finans piyasaları ve dolayısıyla reel sektör için likit para sıkışıklığına son vermekti. Bir başka deyişle, krize karşı önlem olarak piyasalara para sürülerek para miktarı arttırıldı ve faizler düşürüldü, ancak bu durum devletler eliyle devasa bir spekülatif sermayenin doğmasına da sebep oldu. Öte yandan, kamudan bu denli yüksek miktardaki fon çıkışı doğal olarak kamu bütçe dengelerini olumsuz etkileyecekti, bu büyük risk göze alınarak genişletici para ve maliye politikaları uygulandı. Bugün dünyada birçok devletin borç krizine girmesini işte bu trilyonlarca Dolarlık kurtarma paketleri ve genişletici politikalarla açıklama konusunda artık kimsenin en ufak bir şüphesi yok.

Devletlerin borçlarını ödeyemez duruma gelmelerindeki bir diğer neden ise çok daha yapısal bir temele sahip. Tüm dünyada olduğu gibi bu ülkelerde de son 30 yılda dizginlenemez bir neo-liberal ekonomi politikası dalgası yaşandı. Sosyal ve iktisadi kamu harcamaları kısılarak ve kamu varlıkları özelleştirilerek devletin ekonomi alanından eli eteği tamamen çekildi. Ayrıca özel sektörü teşvik etme kisvesi altında şirketlerden ve yüksek gelir grubundan alınan vergiler düşürüldü, buna karşılık kitlelerin üzerindeki vergi yükü dolaylı vergiler aracılığıyla arttırıldı. Güvencesiz ve esnek çalışma, sendikal hakların yok edilmesi gibi iş yerinde sömürüyü daha da arttıran saldırılarla ücretli çalışanların milli gelirden aldığı pay hızla düşürüldü. Uygulanan bu politikalar sonucunda kamu gelirlerinde ciddi azalmalar meydana geldi, gelir dağılımında muazzam bir adaletsizlik oluştu. Yukarıda bahsi geçen borç batağına saplanmış Avrupa ülkelerinin ortak özelliklerinin medyadaki yorumların tam aksine diğer AB ülkelerinin ortalamalarına kıyasla daha düşük devlet gelirine sahip olmasının, kamu harcamalarının GSYİH’lerine oranla çok daha düşük olmasının ve gelir dağılımlarının daha adaletsiz olmasının tamamen bir tesadüf olduğunu ve içerisine düştükleri krizle bir ilişkisi olmadığını söylemek en hafif ifadeyle safdillik olur kanaatindeyiz.

Yabancı spekülatif sermayeye bağımlı büyüyebilen Türkiye ekonomisi, ağırlaşan küresel krizden yara almadan çıkamaz

AKP hükümeti 8 yıllık iktidarı boyunca, küresel sermayenin ve yerli işbirlikçilerinin çıkarları neyi gerektiriyorsa bu yönde çalışmayı, yaşamının devamı için kendine en önemli misyon olarak belirledi. 2001’den itibaren küresel çapta uygulanan genişletici para politikaları sayesinde görülmemiş düzeyde artan spekülatif sermaye, kendine güven veren bu iktidarın sunduğu fırsatları gayet iyi değerlendirdi. Batı ve Körfez sermayesinin ülkeye akması, AKP’nin yüksek faiz ve düşük kur (aşırı değerli TL) politikasını rahatlıkla uygulayabilmesini sağladı. Türkiye bu süreçte ulusal parasına en yüksek faizi veren gelişmekte olan ülke olma konumunu son birkaç yıla kadar hiç kaybetmedi. Bunun karşılığında dışarıdan bolca dövizi ülkeye çekti ve bollaşan döviz sayesinde kur seviyesi hep düşük kaldı. Ülke ekonomisini yabancı spekülatif (yani faiz oranlarına, dolayısıyla politik ve iktisadi gelişmelere aşırı duyarlı) sermayeye bağımlı hale getiren bu politika, ölmek üzere olan ekonominin sakat bir şekilde taburcu olmasını sağladı. Dünya ekonomisinde para bolken ülkeyi ithalat cennetine çeviren bu politika, küresel krizler karşısında da bir o kadar savunmasız; çünkü bu politikanın en önemli sorunu yüksek cari açık, yani Türkiye ekonomisi ürettiğinden ve biriktirdiğinden çok daha fazlasını yüksek miktarda ithalat sayesinde tüketiyor ve bu ithalatı da dışarıdan ülkeye döviz çekerek finanse edebiliyor. 2010 sonu itibariyle Türkiye’nin cari açığı 47 milyar dolar; yani 736 milyar dolarlık Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYİH) yüzde 7’si. Bu oran genel kabule göre sağlıklı bir ekonomi için yüzde 5’in altında olmalı. Haziran 2011 itibariyle cari açık 46 milyar dolara ulaştı, yani bir yarıyılda 2010 yılı cari açığı yakalandı. En iyimser tahminler yılsonu cari açığının 70 milyar dolar civarında olacağını gösteriyor. Bu durumda yılsonu cari açık oranı yüzde 9’un üzerinde olacak, ne gariptir ki hükümetin ve medyanın öve öve bitiremediği Türkiye ekonomisi bu oran ile dünyadaki en yüksek cari açığa sahip ekonomi olma unvanını da kimseciklere kaptırmıyor. 

Aslında cari açığın en önemli sebebi ithalatın ihracata göre çok yüksek olması. 1947’den beri ithalatımız ihracatımızdan hep fazla olageldi; ancak son 10 yılda aradaki makasın daha önce görülmemiş seviyelerde arttığını görüyoruz. Giderek artan bu açık, doğal olarak dışarıdan ülkeye döviz girişiyle kapatılıyor; ihracattan elde edilen döviz ithalatın faturasını ödemeye yetmiyor ve bu faturayı döviz cinsinden borç alarak ödeyebiliyoruz. Toplam dış borç cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyelerinde: 290 milyar dolar; yani GSYİH’nin üçte birinden fazla. Bu miktarın 210 milyar doları özel sektöre, 80 milyar doları da kamuya ait. 210 milyar doların da 125 milyar doları reel sektör borcu. Türkiye ekonomisinin en yumuşak karnı da işte tam burası. Türkiye cari açığı bu miktarda devam ettikçe dış borç stoku artmaya devam edecek. Olası bir küresel kriz, gelişmiş ekonomileri olduğu kadar gelişmekte olan ekonomileri de vuracak ve doğal olarak öncelikle en riskli olanları hedef alacak; spekülatif sermaye gelişmekte olan ülke piyasalarından hızla ve yüksek miktarlarda kaçacak.

Bakmayın siz başbakanın ve onun papağanı olmuş bakanlarının söylediklerine, IMF başkanı açıkça bu krizin gelişmekte olan ülkelere fatura edileceğini beyan etti. Dünya Bankası başkanı da bu sonbaharda krizin daha da derinleşeceğini tahmin ettiklerini söylüyor. Böyle bir ortamda Türkiye’nin, kamu borç krizi içerisindeki ülkelerden farklı olarak çok önemli bir özel sektör borç krizi yaşaması muhtemel. Ayrıca sermaye akışındaki yavaşlama ve özel sektörün borç krizine girmesi Türkiye’de çok övülen kamu bütçesi dengesini de olumsuz etkileyecektir; özellikle ithalatın yavaşlamasıyla kamu gelirlerinin azalması ve faiz giderlerinin artmasıyla kamu giderlerinin artması riskleri hiç de küçümsenecek riskler değil. Kriz keskinleştikçe sermaye, kendi korumalı ulusal limanlarına çekilmeye artan bir hızla devam edecek ve bu durum Türkiye gibi büyümesi dış sermayeye iflah olmaz derecede bağımlı olan ekonomiler için ölümcül sonuçlar doğurabilecek.

İşçi sınıfının çıkarması gereken ders

Küresel borç krizinin dünyanın her yanına yayılacağını artık en iyimser serbest piyasa ekonomistleri bile kabullenmiş durumda. Borç krizi yakında kendini ekonomik küçülme şeklinde reel sektörde ve kitleler üzerinde daha da hissettirecek. Küresel sermayenin bu tür dev krizlerden kurtuluş için tarihten öğrendiği en önemli çıkış yolları hiç kuşkusuz sınır ötesi savaşlar ve ülke sınırları içerisinde üretici sınıflara karşı yoğunlaştırılan iktisadi ve siyasi saldırılardır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da tanık olduğumuz emperyalist askeri müdahalelerin, hangi sınıfın hizmetinde olduklarını bir kez daha kanıtlarcasına devletlerin uyguladıkları kemer sıkma politikalarıyla geniş halk yığınlarının yaşam koşullarını daha ağır hale getirmelerinin, her sektörde sömürü koşullarının giderek ağırlaştırılmasının ve örneği görülmemiş seviyelere ulaşan iç ve dış kamu borçlanmalarının sebep ve sonuçlarının küresel krizden ayrı düşünülemeyeceğini dünya işçi sınıfının unutmaması gerekmektedir. Öte yandan bu tehlikenin farkında olan dünyanın dört bir yanındaki işçi sınıflarının krizin faturasını kendilerine çıkartmak isteyen AB kurumlarına, IMF’ye, DB’ye ve kendi hükümetleri ve burjuvazilerine karşı bağımsız örgütlü mücadeleyi yükseltiyor olmaları umut verici ve bizim için de yol göstericidir.

Alican Zorbozan

Yoruma kapalı