|

Neden “Hayır” Diyoruz Da “Boykot” Demiyoruz?

“Evet” demenin sınıf düşmanıyla aynı safta buluşmak anlamına geldiğini söylediğimizden bu alternatifi fazlaca tartışmayacağız.
TBİP bütün işçi sınıfı örgütleri içinde referandum konusuna en hazırlıklı parti olma özelliğini hep elinde tuttu. Gerçekten de partimiz neredeyse kurulu-şundan itibaren önümüzde ABD ve AB emperyalizmleri tarafından dayatılacak bir referandum süreci yaşanacağını, bütün işçi örgütlerinin bu duruma hazırlıklı olmaları ve üyeleriyle birlikte bütün toplumu bu konuda uyarmaları gerektiğini bugüne kadar söyleyegeldi. Hatta daha önceki adıyla İşçi Kar-deşliği Partisi (İKP) olan TBİP’in merkezi yayın organı İşçi Kardeşliği gazetesinde böyle bir referandumda kesinlikle “Hayır” oyu verilmesi gerektiğinin yanı sıra derhal bir Kurucu Meclis çağrısı yapılması ve barajsız gerçekleştirilecek böyle bir Kurucu Meclis seçimiyle, başta Kürt sorununun çözümüyle emperyalizmden kopuş sürecinde ciddi adımlar atılabileceği ifade edildi. Ancak üzüntüyle belirtmek gerekir ki, İşçi Kardeşliği’nin bu ısrarlı çabalarına rağmen işçi örgütleri veya işçi sınıfı adına hareket ettiklerini söyleyen örgütler TBİP’in bu çağrılarına kulaklarını tıkadılar. Sonuçta referandum konu-sunda ancak yumurta kapıya gelip dayandığında karar vermek zorunda kalan işçi örgütleriyle karşı karşıya kaldık. İşin daha da vahim olan yanı, Yüksek Seçim Kurulu AKP’nin yangından mal kaçırırcasına oylamaya götürmek istediği değişikliklerin oylanmasını geciktirmeseydi bu örgütlerin birçoğu daha kararlarını vermeye fırsat bulamadan herşey neredeyse olup bitmiş olacaktı!
“Evet” çağrısı yapan işçi örgütlerinin sefaleti
Hak-İş gibi hükümet emrinde faaliyet gösteren işçi konfederasyonuyla gene benzer konumdaki memur sendikalarının yanı sıra EDP (Eşitlik ve Demok-rasi Partisi) ile DSİP (Devrimci Sosyalist İşçi Partisi) gibi işçi sınıfı yandaşı olduklarını iddia eden partilerin “EVET” oyu kullanma gerekçeleri neredey-se birbirinin aynı: “Bu kadarıyla bile 12 Eylül Anayasasında bir gedik açılmış olması önemlidir”. Bir kere bu büyük bir yalan, çünkü 12 Eylül Anayasasın-da bugünkü gibi incir çekirdeğini bile doldurmayacak olan küçük değişikliklerden çok daha fazlası sırasıyla 1995, 2001 ve 2004 yıllarında zaten gerçekleş-tirilmişti. Ama işin daha da ilginç yanı DSİP Genel Başkanı Doğan Tarkan’ın özrü kabahatinden büyük açıklaması. Tarkan diyor ki: “AKP’nin yaptıkları birer reformdur ve reformlar için mücadele etmeyenler devrimci olamazlar”. Doğrudur, reformlar için mücadele etmeyenler sınıfın daha ileri kazanımlar elde etmesi için mücadele edemezler de, anlamadığımız reformların nerede olduğu? Herkes gayet iyi biliyor ki, Tayyip Erdoğan’ın bize kazanım diye yut-turmak istedikleri aslında muhterem kardeşi İtalyan devlet hokkabazı Berlusconi’nin İtalya’da ya da Fransa devlet hokkabazı Sarkozy’nin Fransa’da işçile-re kakalamak istediği karşı-reformlar! Fransız halkı kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, emeklilik yaşının uzatılması, özel sağlık sigortası uygulamaları-nın gündeme gelmesine yol açacak bu reformları(!) yani karşı-reformları 2005 referandumunda elinin tersiyle ittiydi. Aynı tavır referandumlarda Hol-landa ve İrlanda halkları tarafından da gösterilince, Avrupa Birliği komisyonlarının kandırmaca reform paketleri (yoksa onların anayasa taslaklarında da kadınların gece çalışmasını yasaklayan veya eşcinsel evliliklere izin veren reformlar yok değildi) ellerinde kaldıydı. Zaten o gün bugündür ne yapacakları-nı şaşırmış durumdalar. Her neyse, Avrupalıları bırakıp kendimize bakalım. Evetçilerimizin temel dayanaklarından biri de şu: “AKP hükümeti bugüne kadar kimsenin yapamadığını yaptı ve darbeci subayları, üstelik onların muvazzaflarını bile tutuklama cesareti gösterdi, daha ne yapsın ki?” Şimdi, eğer AKP hükümeti muazzam bir kitle desteğiyle, yani daha önce Yunanistan’da, İspanya’da ya da Arjantin’de olduğu gibi halkın darbecilere duyduğu büyük öfkeyi dizginleyerek devrimci bir başkaldırıyı frenlemek için bunları yapıyor olsaydı bile durum farklı olurdu. Herkes gayet iyi biliyor ki, AKP’nin kitlesi 12 Eylül 1982 referandumunda Kenan Evren’in anayasasına en fazla “EVET” oyu vermiş olan kitledir. Hatta bu mutaassıp, mütedeyyin, muhafazakâr kitle bir kalemde kendi liderleri olan Demirel’i ve Erbakan’ı gözden çıkarmış olan ürkek bir kitledir. İsteyen, eski liderlerin politika yapma hakkını yeni-den elde ettikleri 1987 referandumunda Konya ilimizin nasıl oy kullandığına bakabilir.
İşte bu durumda, eğer AKP bu kahramanlıklarını arkasındaki kitlenin kabaran öfkesine sığınarak yapmıyorsa kime güvenerek yapıyor? Bu sorunun tek bir cevabı vardır: Washington ve Brüksel! Başka bir ifadeyle AKP’nin kahramanlığının arkasında NATO duruyor demektir. Hal böyleyse Evetçilerimize şunu söyleme hakkına sahibiz: Buyurun NATO’ya yaslanan “demokratikleşme” size hayırlı olsun!
Boykot tavrına gelince
Kürt hareketinin özellikle Kürt illerindeki boykot tavrının değerlendirmesine girmeyeceğiz. O konu onların bileceği bir iş.
Bununla ilgili olarak ancak referandumdan sonra konuşabiliriz. Ama Türkiye’nin özellikle büyük şehirlerindeki Kürtlerin referandumda boykota yön-lendirilmesinin Kürt hareketinin Türkiyelileşmesi yönelişini bozabileceği inkâr edilemez. Ama kim bilir belki bundan da vazgeçmiş olabilirler. Vazgeç-mişlerse, tek yolları bölgede kurucu ya da ulusal bir meclise yönelmektir. Her neyse, biz dönelim boykot politikasını savunan Türkiye’deki işçi sınıfı yan-daşı örgütlerin boykot tavırlarının eleştirisine.
Herşeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, boykot tavrını savunanların ortak paydası referandumu AKP’nin kaybetmesi durumunda genel seçimler den bir CHP-MHP koalisyonunun çıkacağı endişesidir. Bu anlayış son derece yanlıştır. Birincisi, eğer bir koalisyon hükümeti oluşacaksa bunun neden illa bir CHP-MHP koalisyonu olacağıdır. Neden yerli ve yabancı büyük patronların çok daha fazla tercih edebilecekleri bir CHP-AKP koalisyonu olmasın? Hat-ta kim bilir belki de Baykal’ın tasfiyesi bu sürecin bir parçasıdır. Gene de bu konuda spekülasyona gerek yok, yaşanacak ve görülecek. İkinci yanlışsa, CHP-MHP koalisyonu öcüsüdür. Bu koalisyon, Türkiye’de daha önce Ecevit hükümeti altında zaten DSP-MHP-ANAP koalisyonuyla yaşanmıştır. Bu hükümet, AKP hükümetinin izlediği politikalardan daha korkutucu olmamıştır. Dolayısıyla kimseyi öcülerle korkutmaya gerek yok. Kaldı ki işçi hareke-tinin politikası her dönemde patron hükümetlerine karşı mücadeleyi ön plana çıkartır. İşçi hareketinin politikası hangi patron hükümeti iktidardaysa ona karşı mücadele yürütmeyi sürdürmesidir. Bir patron hükümetini devireden bir başka patron partisini esas düşman” olarak bellemek politika yapmak değildir.
Yani CHP ile MHP tehlikesine karşı AKP hükümetini ehven-i şer olarak görmek işçi sınıfının mücadelesini etkisizleştirmekten başka anlam taşımaz. Kaldı ki meseleye bu açıdan yaklaşan boykotçuların düşüncelerini mantıki sonuçlarına vardırmaları halinde ne yazık ki EVET oyu vermeleri daha anlaşı-lır olurdu.
Öte yandan boykotçuların bir başka gerekçesi de CHP ve MHP ile aynı yönde oy kullanamayacaklarını ifade etmeleridir. Bu da son derece saçma bir an-layıştır. Nitekim Fransa’daki işçi örgütleri 2005 yılındaki Avrupa anayasası referandumunda pekala ırkçı milliyetçi Le Pen’in partisiyle aynı yönde oy kul-lanmaktan çekinmemişler ve gerici piyasacı Avrupa anayasasını yenilgiye uğratmışlardır.
Boykotçular her ne kadar “ulusalcı” CHP ve MHP’yle “liberal” AKP’ye karşı bir Üçüncü Cephe çağrısında bulunuyorlarsa da “ulusalcılığı”, “libera-lizm”den daha büyük bir tehdit olarak gördüklerini saklamıyorlar.
Öte yandan bazı boykotçular CHP’nin batıcı-laik burjuvazinin, AKP’ninse 1970’li yıllardan bu yana gelişip palazlanmış olan İslâmcı “burjuvazinin” tem-silcileri olduğunu ileri sürüyorlar. CHP’in batıcı-laik burjuvazinin desteğini aldığı söylenebilir, ama buna karşılık AKP’nin bu kesimlerin desteğini tü-müyle yitirdiğini söylemek hiç de doğru olmaz. AKP’nin “Anadolu Çakalları” ile “İhale Trilyoner”lerinin önüne İslâmcı sıfatı yerleştirilen bir burjuvazi hatta finans kapital oluşturdukları çok büyük bir yanılgıdır. Emperyalizm çağında yeni bir burjuva sınıfının oluşması tam bir yanılsamadır. Kapitalizmin çöküşünde yeni bir burjuvazi doğamaz, bu ancak Rusya’da olduğu gibi emperyalizmin hizmetinde mafyatik sermaye gruplarının şekillenmesidir. Kaldı ki, teorik olarak eğer yeni bir burjuvazi doğacak olabilseydi, bu, emperyalizm çağında yeni bir kapitalizmin gelişip üretici güçleri geliştirebileceği anlamı-na gelirdi.
Sonuç olarak boykotçuluk, emperyalizmle ona karşı güçler arasındaki çatışmada tarafsız kalmak anlamına gelir. İşçi sınıfı mücadelesinin bu nok-tada tarafsız kalma şansı ya da lüksü bulunmamaktadır.

Yoruma kapalı