|

Sözde Anayasa

AKP, 22 Temmuz seçiminin hemen ardından yeni bir tartışma gündemi ortaya attı: Buna göre Türkiye Cumhuriyetinin mevcut anayasası baştan aşağı değiştirilmeliydi. Arkasına yüzde kırk yedilik bir seçmen kuvvetini alan AKP hükümeti, hazırlanması yönündeki talimatın seçimden önce verildiği belli olan anayasa taslağını bir “bilim komisyonuna” sipariş (!) etmişti. Bu komisyon ısmarlanan metni tamamladı ve büyük sükselerle kamuoyuna açıkladı. Oysa “sivil”, “demokratik” vb. yaftalarla yaldızlanmaya çalışılan bu kanun metninin işçi sınıfı için tek bir anlamı vardır: O da, eldekinin ve avuçtakinin yitirildiği bir Türkiye!

Pekiyi bu metinin içeriği nedir?

Öncelikle şunu belirtelim ki bu taslak, haklar ve özgürlükler bakımından mevcut anayasanın bir virgülüne bile dokunmamıştır. Her türlü hürriyeti sınırlandırıcı düzenlemeler korunmuştur. Yani önerilen metinde, 1982 Anayasasında 1995 ve 2001 yılında yapılan demokratikleştirici değişikliklerin yeterli olduğuna kanaat edilmiştir. Anayasa taslağının devlet mekanizması için öngördüğü yapılanma dikkatle incelendiğinde de demokratikleşme sağlandığından hiçbir biçimde bahsedilemez. Ne MGK’nın aktif siyasetteki etkisini azaltacak mekanizmalar getirilmekte, ne de yasama erkinin hak ve yetkilerini yürütme organları karşısında genişleten usul ve düzenlemeler geliştirilmektedir. Hatta tüm bunların aksine kuvvetli bir başbakanlık makamı yaratılmış ve meclis karşısında halkoyuyla seçilecek cumhurbaşkanı ile yürütme ’82 Anayasasına nispetle kat be kat güçlendirilmiştir. Şimdi sorulması gereken soru şudur: Bu anayasanın neresi daha “demokratik” ve neresi daha “sivil”?

Ancak bu kandırma sözcüklerinin arkasındaki gerçek, anayasa taslağının işçi sınıfının gündelik yaşamını doğrudan ilgilendiren hükümleri incelendiğinde daha belirgin bir biçimde gün yüzüne çıkıyor. Bu anayasa taslağı, patronların mülkiyet hakkının “kamu yararı” yönünden sınırlandırılamayacağını, milli ekonominin gerekliliklerine uygun sınırlandırmalar yapılamayacağını açıkça belirtmektedir. Yani patronlara, toplum çıkarlarına açıkça aykırı bile olsa, sınırsız hareket özgürlüğü sağlamaktadır. İşte “özgürlükçü”, yani özelleştirmeci anayasa(!). Aynı anayasa çalışma “hakkını”, sağlığın tek elde planlanmasını, konut hakkını, sanatın ve sanatçının korunması gereğini, gençliğin korunması ve sporcunun teşvikini tek kelime ile bile anmamakta, tarım sektörünü tümden unutmakta, daha doğrusu tüm bunları kapitalizmin “vahşi yaşamına” terk etmektedir. Senelerdir yerleşmemesi için mücadele verilen sözleşmeli kamu personeli rejimi, bu anayasa taslağıyla beraber artık patroncu rejim açısından “anayasal hüküm” kuvvetini kazanmış olacaktır.
Yeraltı ve yerüstü doğal kaynakların yağmalanmasına izin veren anayasa taslağı, orman arazilerinin bir defaya mahsus satışı teklifini de dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir biçimde anayasa metni haline getirme çabasındadır. Ayrıca şunu da belirtelim ki, sadece işçi sınıfının değil bütün milletin kaderi, “piyasanın sağlıklı işleyişi”ne emanet edilmiş ve milletten bu dengeyi bozmamak için her türlü fedakârlıkta bulunması istenebilir hale getirilmiştir. Milli ve merkezi vergilendirme sisteminden vazgeçen anayasa, bölgeselleştirmenin mali kaynaklarını yaratmakta ve kamu hizmetinin tasfiyesine imkân sunmaktadır.

Son olarak da şu hususa değinmeliyiz: Bu anayasa taslağı, millet egemenliğinin yerine “uluslarüstü” kurum ve antlaşmaların egemen olması gerektiğini ifade etmektedir. Yani bu anayasa taslağı Meclis duvarından “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ifadesini kazımak gayretindedir. Dolayısıyla bu taslağın öngördüğü sözde anayasaya karşı anayasal haklarımızı ve kazanımlarımızı savunmak başta işçi sınıfı olmak üzere tüm millete düşen bir ödevdir.

Yoruma kapalı