|

SARAY’ın ve “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin iktidarına karşı ne yapmalı?

Daha önce de söyledik gene tekrarlıyoruz: SARAY; Türkiye, hatta Orta Doğu çapında yobazlığın, şovenizmin ve militarizmin koordinasyon merkezidir. 7 Haziran seçimlerinden sonra AKP ile ortaklığa fazlasıyla teşne olan MHP ile bile koalisyona yanaşılmamasının nedeni bu işlevinin zayıflamasına yol açabileceği endişesiydi. Malum her türlü koalisyon mutlak iktidarın bir parçasının kopması demekti ve bu durum SARAY’ın sadece bir görmemişlik abidesi olmanın ötesinde bir işlevinin olduğunun deşifre edilmesi anlamına gelecekti. Koalisyon ortakları kim olursa olsun SARAY’da kendi partilerine karşı ne tür kumpasların çevrildiğini fark edeceklerinden ya koalisyon bozulacak ya da SARAY aygıtı henüz Başkanlık Sistemine de geçilememiş olduğundan daha da gizli kapaklı çalışmak zorunda kalacaktı. İşte hangi partiyle olursa olsun koalisyon bu yüzden istenmemiş ve seçimlerin her ne pahasına olursa olsun tekrarına gidilmiştir. Tabii ne olacağı belirsiz – ya da çok belirlenmiş- koşullar altında olmak kaydıyla.

Ama artık bu saptamanın yanı sıra en az onun kadar önemli bir ikincisini yapmak gerekiyor: SARAY’ın üzerinde uyguladığı basınçla AKP Hükümeti hızla bir “Komünizmle Mücadele Dernekleri” Hükümetine dönüşüyor. Hangi “komünizm” ile mücadele? Onlara göre, pek fazla camiye uğramayan CHP ve Alevi “komünizm”iyle! Bu derneklerin patentinin Fethullah Gülen Cemaatinde olması önemli değil. “Vesayet” rejimine karşı yürütülen “Yetmez, ama Evet!” politikası destekli Cemaat-AKP koalisyonuyla bugünkü “Komünizmle Mücadele Dernekleri” Hükümetine ulaşılmıştır. Bu Hükümet kendini hem “Yetmez, ama Evet”çilerden hem de Cemaatçilerden sıyırarak çizmiş olduğu yolda yürümektedir. Kaldı ki, iktidarın paylaşımı konusu dışında Cemaatçilerle aralarında çok büyük bir ideolojik farklılık olmadığı aşikârdır. Her ne kadar şu an birbirlerinin can düşmanı gözüküyor olsalar da, orta vadede taraflardan birinin yenilgisi halinde – ki bu “taraf” şimdilik Orta Doğu’da azı dişi şiddetle ağrıyan ABD emperyalizminin açık desteğini alamayan Gülen Cemaati olacakmış gibi gözüküyor- uzlaşmaya varacakları açıktır.

“Kara Cumartesi” bir başlangıç mı?

1969’da tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçecek olaylarla (Taksim’de toplanmış ABD emperyalizmi karşıtı kitleye Demirel Hükümeti tarafından başta Bursa olmak üzere şehir dışından ve içinden getirilen yobazlar tarafından yapılan ve iki kişinin ölümüne neden olan sopalı bıçaklı saldırı) Ankara’da gerçekleşen ve yüzden fazla insanımızın ölümüne neden olan “Kara Cumartesi” türü canavarlıklar, kullanılan katliam “teknik”leri dışında aynı zihniyetin ürünüdürler.

SARAY’ın ve AKP Hükümetlerinin emperyalizmin bölgede açtığı yarıkların çatlaklarından yararlanmak adına izledikleri politikalar ve Kürt halkına karşı uyguladıkları sistemli saldırganlık Kara Cumartesi Frankeştayn’ını yarattığı gibi, gelecekte ne yapabileceklerinin de ipuçlarını veriyor. Evet, SARAY düşmedikçe Frankeştayn’ler katliam çalışmaları planlamaya devam edecekler. Çünkü…

SARAY ve Hükümetin en büyük korkusu kitle hareketleri

Biliyoruz ki, SARAY’ın Mısır’daki kan kardeşi Mursi’yi “taht”ından indiren Mareşal Sisi’nin darbesinden önce, ona bu fırsatı sunan 35 milyonluk kitle hareketiydi. SARAY’ın en büyük korkusu kitle hareketleri olduğu için, bu kitle hareketlerini frenleyebilmek adına her türlü yolu deneyeceği açıktır. Bir başka ifadeyle, kitle hareketlerini günün birinde resmi baskı aygıtlarıyla (polis, ordu) ve kurmaya çalıştığı “Osmanlı Ocakları” türü faşist özentisi sokak çeteleriyle kontrol altına alamayacağını anladığında, “meczup” intihar eylemcilerine yol açılacağı bellidir. Sonuçta, bu, Diyarbekir ve Suruç’tan sonra üçüncü girişimdir. Anlaşılan o ki, SARAY ne kadar paniklerse bu saldırganlıklar o kadar artacaktır. Kaldı ki bu tür saldırıları Türkiye’de gerçekleştirmek için illâ IŞİD’ci olmaya da gerek yoktur. Henüz bu saldırıların hiçbirini IŞİD üstlenmemiştir. Ama şu bir gerçek: IŞİD olsun olmasın Türkiye’de de, dünyanın başka yerlerinde de bu tür eylemleri gerçekleştirecek, kendine çeşitli dinleri referans noktası alarak hareket edecek ve sonuçta emperyalizmin ve egemen sınıfların çıkarlarına hizmet edecek sayısız meczup bulmak mümkündür.

Burada tehdit altında olan demokrasinin olmazsa olmaz dayanağı toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkıdır. Bir başka ifadeyle Afganistan’da, Pakistan’da, Irak’ta ve Suriye’de olduğu gibi sınıf mücadelesinin imkânlarının ortadan kaldırılmasıdır. Sınıf mücadelesinin araçları ortadan kaldırıldığında geriye kaos ve barbarlıktan başka bir şey kalmaz.

Endonezya örneğine dikkat!

Eskiler hatırlarlar, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin geleneğinde “Türkiye’yi Endonezya’ya çevireceğiz!” özlemi vardır. Bu lafın tercümesi şudur: “Bir gecede 1 milyon solcuyu keseceğiz!” 1966 yılında Endonezya’da bu katliam yaşandı. Sonuçta ABD emperyalizminin desteğindeki askeri darbenin başı Suharto, Müslüman kitlelerin de desteğiyle bu katliamı gerçekleştirdi. Biz yıllardır, “bu gidişle Türkiye yakında Irak’a ve Suriye’ye benzeyecek” derken bir anda Endonezya’ya özlem duyanlarla karşı karşıya kalabiliriz. Yani sorun 1 Kasım seçimlerinde HDP’ye yapacağımız destekle sınırlı değil. SARAY ve Hükümet seçim sonrasının örgütlenmesini ve provalarını yapıyorlar. 1966’da 12 milyon üyeli Endonezya Komünist Partisi’nin bir gecede nasıl yok edildiğini gördük. Dolayısıyla hem sosyalist hareketin, hem Kürt hareketinin ve hem de Haziran İsyanını yaşamış olan demokratik hareketin ezilmemesini sağlamalıyız. Bugüne kadar yaşadığımız deneyler bunun fazlasıyla mümkün olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin ne Suriye ne de geçmişte olduğu gibi Endonezya’ya döndürülmesini engellemek elimizde.

Bütün Ezilenlerin Cephesi yolunda Eylem Komiteleri için!

Türkiye’nin içinde bulunduğu durum tek tek her grubun, her partinin, her platformun ya da kümenin, işçileri, yoksul köylüleri, işsizleri, kadınları, gençleri, emeklileri ve bütün ezilenleri sadece kendi yapılarına çağırmalarıyla yetinilerek altından kalkılabilecek bir durum değildir. Yukarıda çizmiş olduğumuz tablo bunu fazlasıyla gösteriyor. Türkiye’nin içine girdiği bu konjonktürde ezilenlerin geniş birlikteliğini hedeflemeyen hiçbir örgütlenmenin şansı olmadığı gibi, böyle bir yaklaşım aynı zamanda kaçınılmaz bir felâketin de tellallığını yapmanın aracı haline gelebilir. Daha geniş bir cepheden söz etmek, grupların ya da partilerin insanları kendi programlarına çağırmamaları demek değildir. Ama mücadele ufuklarının bununla sınırlı kalmaması demektir. Sorun, en devrimci programa sahip olduklarını düşünenlerin en reformist programlara sahip olduklarını sandıklarıyla aynı sınıf cephesi içinde yer almalarıdır. Bunun için de seçim platformlarını aşan bir eylem hattını örmek bir zorunluluktur. Gerçek bir savunma hattı oluşturmadan saldırı hattına geçiş şu an için uygun değildir. Dolayısıyla yarın caddeleri doldurabilmek için şimdiden fabrika fabrika, işyeri işyeri, sendika sendika, mahalle mahalle, köy köy eylem komiteleri oluşturmanın hazırlıkları yapılmalıdır. Bu komiteler “öncülerin” bayrak dalgalandırdığı yerler değil, halkın katılımının sağlandığı mevziler olmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde kitlelerden yalıtılmış “devrimci” eylem komiteleriyle baş başa kalınır ki, sonunun pek parlak olmayacağı geçmiş mücadele deneyimlerinden hatıralardadır.

İKP’nin çağrısı

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak, ikameci olmayan her türlü anlayışla en basit sınıf mücadelesi hattında bir araya gelme ve hem ülkenin ve hem de üzerinde yaşayan halkların esenliği ve mutluluğu için siyasal demokrasinin sonuna kadar zorlanması mücadelesi yürütme çağrısı yapıyoruz.

Türkiye’de demokrasiden, özgürlükten, eşitlikten, barıştan yana bütün yapıları en kısa zamanda bir araya gelerek SARAY’ın ve Komünizmle Mücadele Derneği Hükümetinin saldırı ve provokasyonlarına karşı HEP BİRLİKTE davranmaya çağırıyoruz. (23.10.2015)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Merkez Yürütme Kurulu

Yoruma kapalı