|

Yurtta “Sulh” Cihanda Savaş Politikasıyla Kürt Sorunu Çözülemez!

İK59_basyaziÜlkemizde yıllardır kanayan bir yara olan Kürt sorunu, bir başka ifadeyle Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı doğrultusunda barışçı bir çözümün yolunun açılması, kendisini en azından demokrat olarak niteleyen hiçbir örgüt ya da bireyin reddetmesine imkân tanımayacak bir olumluluktur. Zaten İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) de, onun öncülleri olan yapılanmalar da yıllardır Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesini her türden şovenizme karşı kararlılıkla ve bedeller ödeyerek savundular ve savunmaya da devam ediyorlar. Söz gelimi daha 1991 yılında Ortadoğu’nun özgür halklarının ve uluslarının oluşturacakları bir konfederasyonda “Bağımsız ve Birleşik bir Kürdistan”ın yer alması gerektiğini Türkiye solunun Marksist bileşenlerinden biri olan Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsız Sosyalizm gazetesi dile getirmişti. Gene bundan birkaç yıl önce İşçi Kardeşliği Partisi, sorunun çözümü doğrultusunda Abdullah Öcalan’ın bir kurucu meclis seçimlerine katılıp milletvekili seçilerek serbest bırakılması talebini açıkça ifade etmişti.

 

Kürt Halkının Eşitliği, Özgürlüğü ve Barışın Yolu Nasıl Açılır?

Ancak şimdi içine girdiğimiz “barış” sürecini tarihsel gelişimi içinde doğru tahlil etmek zorundayız. Bu, Kürt halkının geleceği için olduğu kadar Türk halkının geleceği açısından da son derece hayati bir önem taşıyor. Birincisi, evet artık Sovyetler Birliği yok ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten küçük burjuva milliyetçi akımlar Kremlin bürokrasisinin çıkarlarına denk düştükçe destek alabilecekleri bir müttefikten yoksunlar. Günümüz Rusya’sı SSCB’ye göre son derece gerici bir devlettir ve mafyatik çıkarlarını tabii ki ondan daha çok gözetmektedir. Dolayısıyla bir ulusal kurtuluş hareketini destekleyip desteklememesi ABD emperyalizminin destekleyip desteklememesi biçimindedir. SSCB’nin yıkılmasından bu yana Ortadoğu artık farklı bir bölgedir ve kriz içindeki emperyalizm en küçük bir farklı sese bile izin vermeden bölgenin bütün denetimini eline geçirmeye çalışıyor. Afganistan’ın, Irak’ın, Libya’nın açık işgâlleri bundandır, gelecekte Suriye’nin ve İran’ın hedef tahtasına konmuş olmasının nedeni bundandır. İkincisi Ortadoğu’nun petrol ve doğal gaz kaynaklarının tümüyle ele geçirilmesi ve emperyalizmin kendi krizini aşmaya çalışması savaşları gerektirmektedir ve bu savaşlar da şimdilik emperyalist ülkelerin kendi aralarında olamayacağından ezilen ülkelerin halklarına karşı sürdürülüyor. Son olarak ve belki de hepsi kadar önemlisi: Emperyalizmin derin krizi bölgenin tek emperyalist ülkesi olan İsrail’i de etkilemekte ve o da her zaman olduğundan daha da saldırganlaşmaktadır. İsrail’in Siyonist emellerini sürdürdüğü bir Ortadoğu’da hangi barıştan söz edeceğiz?

İşte bu çizdiğimiz tablo altında bir “barış” sürecine girmiş bulunuyoruz. Bir an için Türkiye’de olup bitenleri bir kenara bırakalım ve yukarıda çizdiğimiz tabloya bakıp “gerçekten bu bölgeden bu koşullar altında barış çıkar mı?” sorusunu kendi kendimize cevaplamaya çalışalım. Maalesef bundan on yıl öncesine göre bile daha zor! Kürt hareketi bundan yaklaşık 10-15 yıl önce Türkiye devletine barış önerisinde bulunmuştu ve üstelik bu öneriyi şimdi Silivri’de yatmakta olan generallere defalarca iletmişti. Bu, Türkiye’nin parçalanmasına karşı bir öneriydi ve her defasında reddedildi. Şimdi aynı öneriyi sadece ülkesel değil bölgesel bir savaşın tarafı olan AKP hükümetine yapmak zorunda kalıyor. İşte zaten felaket de tam burada yatıyor. Bu noktada Türkiye’nin “ulusalcı” çevreleri, bu önerileri reddederek nasıl bir parçalanmanın yolunu açtıklarını görmek zorundalar. “Ulusalcılar” iğneyi PKK’ya batırıyorlarsa çuvaldızı da kendilerine batırmak zorundalar. Üstelik de bu “ulusalcılık”larını kendilerini destekleyeceğini umdukları ABD emperyalizmine yaslanarak yürütebileceklerini sandıkları için! Ama şimdi aynı tehlikeyle Kürt hareketi karşı karşıya. Politikada en tehlikeli yaklaşım kendi gücünü abartmaktan geçer. Evet, Kürt hareketi Ortadoğu’da çok önemli bir dinamiktir, ama emperyalizmin savaş aygıtı ve politikaları karşısında çok zayıftır. Bunun görülmesi bir zorunluluktur. Bir başka ifadeyle, Kürt hareketinin kurtuluşu bölge halklarının emperyalizmden kurtuluşuyla paralellik taşıyor. Hiçbiri mücadelelerini birleştirmedikçe bu belâdan kurtulamazlar. Ve birbirlerinden yalıtılmış olarak kaldıklarında da tasfiye tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Kürt hareketi emperyalizmin içinde bulunduğu kriz nedeniyle “aradan sıyrılma” şansına sahip değildir. Konjonktür geçmişe göre hiç de daha elverişli değildir. Ancak ezilen halkların emperyalizme karşı ortak mücadelesi bu kıskacı kırabilme şansını yakalayabilir.

 

Fırsat Henüz Kaçmadı 

Bir ülkenin iç politikasıyla dış politikasının birbirinden ayrılamayacağı çok iyi bilinen bir gerçekliktir. Yani dışarda Suriye ve İran’la savaşa niyetlenen bir Türkiye’nin içerde Kürt halkıyla “sulh” yapacağına inanmak tam bir safdilliktir. Hele de bu Türkiye, İsrail’le de uyum içine girmenin yollarının arayışı içindeyse. Kürt halkının Araplara ve İranlılara karşı seferber edilmesi tam da yurtta “sulh”, cihanda savaş politikası izlenmesi anlamına gelir.

Kaldı ki, yurtta sulh olmayacağının temel göstergelerinden biri de PKK’nın Kürt bölgelerinden çekilmesiyle birlikte, devlet Hizbullah’ının bölgedeki tek askeri güç konumuna sokulmak istenmesinin at başı gitmesi. Önümüzdeki dönemde Hizbullah’ın sadece Kürt illerinde değil Türkiye’nin metropollerinde de etkili olabileceği göz önünde bulundurulursa… Ancak halkların kurtuluş mücadelesinin yolu henüz tümüyle kapanmış değildir. Emperyalizme karşı ortak mücadelenin yolu Türkiye’de egemen bir kurucu meclis oluşturulmasından geçer. Bu ise, Türkiye’de siyasal demokrasinin tam anlamıyla tesisinden başka bir anlama gelmez. Bunun için de “akil adamlar” saçmalığına son verilip, tabandan bir kurucu meclis hareketi inşa etmeye çalışmaktan başka bir yol yoktur. Böyle bir kurucu meclis hareketinin temel şiarları da ister istemez Kürtlerin tam eşitliği, emperyalizmden bağımsızlık, bütün demokratik hakların güvence altına alınması ve özellikle komşu halklara savaş açmanın yasaklanmasından geçer. Bu bağlamda yeni bir anayasanın gerçekleştirilmesi böyle egemen bir kurucu meclisin karar vereceği bir iştir, şimdiki anayasa çalışmalarının değil. Dolayısıyla mevcut yeni anayasa çalışmalarına son vermek gerektiği gibi, başkanlık sistemine geçiş yolunun da tıkanması Türkiye işçi sınıfı hareketinin ve ezilen halklarının emperyalizmden kurtuluş mücadelesinin olmazsa olmazlarının başında gelmektedir. Bilinmelidir ki başkanlık sistemine geçildiğinde parlamentonun artık hiçbir işlevi kalmayacağı gibi, seçim barajının sıfırlanmasının bile hiçbir demokratik anlamı kalmayacaktır. Çünkü başkanlık sistemi zaten barajın otomatik olarak yüzde 50’ye yükseltilmesi, yani demokrasinin kırıntılarının bile yok edilmesi anlamına gelecektir.

İşçi Kardeşliği Partisi Merkez Yürütme Kurulu

Yoruma kapalı