|

Tarragona Konferansı Delegelerinden Çağrı

16-17 Mart 2013, İspanya

Bizler 13 ülkeden1Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Macaristan, Portekiz, Romanya, Yunanistan. çeşitli sendikal örgütlere üye olan ve işçi hareketi içerisindeki çeşitli siyasal örgütlerde yer alan militanlar ve sendika yöneticileri olarak İspanya’dan yoldaşlarımızdan gelen, 16-17 Mart tarihlerinde Tarragona’da yapılan Avrupa İşçileri Konferansı’na katılma çağrısını kabul ettik. Bu çağrı tek bir amaç doğrultusunda özgürce tartışmak üzere yapılmıştı: AB’nin öldürücü planlarını ve anlaşmalarını yürürlükten kaldırmak için, Troyka’nın diktatörlüğüne karşı, aramızdaki birliğin önünde yükseltilen engelleri ortadan kaldırmak yönünde her birimizin kendi ülkelerinde koordineli bir şekilde göstereceği çabalara katkı yapmak. 

İspanya kesintilerine karşı ayakta

İspanya kamu maaşlarındaki kesintilerine karşı ayakta.

Bu konferans aktif nüfusun yüzde 27’sinin (gençlerde yüzde 50’nin üzerinde) işsiz olduğu bir İspanya’da gerçekleştirilmiştir. Kamu sektöründeki maaşların neredeyse yüzde 30 düşürüldüğü, hastanelere işletilebilmeleri için gitgide daha az kaynak ayrıldığı ve her gün yüzlerce ailenin evlerinden çıkartıldığı bir İspanya’dan söz ediyoruz. İçinde bulunduğumuz bu durum, konferansa katılmış olan 160 delegenin tümünün ortak görüşüne göre, bir an önce durdurulmazsa Troyka’nın her birimizin halkları için hazırlamakta olduğu geleceğin net bir resmini sunmaktadır.

Uzun ve kapsamlı tartışmaların ardından şu sonuca vardık: Yeni bir aşamayla karşı karşıyayız. Bu, işçi sınıfının ve Avrupa halklarının gerekli ve acil olan karşı saldırısını hazırlama aşamasıdır.

  • Yunanistan’da, İspanya’da, Portekiz’de ve başka yerlerde, hükümetlerin Avrupa Birliği’nin, IMF’nin ve Avrupa Merkez Bankası’nın dikte ettiklerini uygulamak üzere aldıkları kararları geri çevirmek talepleri doğrultusunda, ana sendika federasyonlarının birleşik çağrıları ile gerçekleşen genel grevlerin ve son üç yılda defalarca milyonlarca kadın ve erkeği sokaklara döken kitlesel gösterilerin ardından;
  • Yunanistan’da 20 Şubat günü işçilerin bir kere daha Troyka tarafından dayatılan mutabakata karşı çıkmak, toplu sözleşmeleri savunmak ve Samaras hükümetinin yayınladığı idari emir ile Atina metro işçilerinin sekiz günlük grevini kırmaya çalışmasını engellemek üzere GSEE ve ADEDY sendika federasyonlarının yaptığı grev çağrısına kitlesel olarak katılmalarının ardından;
  • Bulgaristan’da şubat ayında on binlerce işçinin bir yıl önce Romanya’daki kardeşlerinin yapmış oldukları gibi elektrik şirketlerinin özelleştirilmesine karşı sokaklara dökülmesinin ardından;
  • 23 Şubat ve 2 Mart’ta bir kere daha İspanya ve Portekiz’in tüm şehir ve kasabalarında milyonlarca işçinin ve vatandaşın sokakları ve meydanları doldurarak “Troyka defol!” diye haykırmasının ardından, aynı esnada İspanya’da gösteriler devam ederken bir yandan da 1974 Nisan Devriminin şarkısı “Grondola, Vila Morena”nın tüm Portekiz’de söylenmesinin ardından;
  • Goldman Sachs’ın eski uluslararası danışmanı ve Troyka emirlerinin sadık uygulayıcısı Mario Monti başbakanlığında sürdürülmüş olan kemer sıkma, kuralsızlaştırma, kamu hizmetlerini özelleştirme ve devleti parçalara ayırma politikasının tam bir çıkmaza girmiş olduğunu göstermiş olan İtalya seçimlerinin ardından;

Andalucia’dan bir sendika militanının konferansımızda sormuş olduğu şu soruların ne kadar yerinde olduğunu görmemek mümkün değildir:

“Neden bütün bunlar oluyor? İspanya devleti işçileri ve halkları bu bütçe kesintilerini kabullenmiş midir? Hayır, tam tersine… Son üç yıldır, Zapatero’nun Mayıs 2010’daki ilk uyum planından bu yana, işçiler ve halklar mücadele etmeye hazır olduklarını her fırsatta gösterdiler.

O halde, o zaman eksik olan neydi? Ve şimdi eksik olan ne? 

Ben kendi sendika federasyonumun kongresinde delegeydim ve Genel Sekreterin bize çok fazla sokağa döküldüğümüzü ve ‘anlaşma yapmaya’ yeterince açık olmadığımızı söylediğini duydum. Acaba her gösterinin ardından, her genel grevin ardından neden hükümete bir soluk alma fırsatı verildiğinin açıklaması bu olabilir mi?

Artık örgütlerimizi Avrupa Birliği’nin planları doğrultusunda sürükleyen ‘sosyal diyalog’ denen şeyi masaya yatırmanın vakti gelmedi mi? 

İşten çıkartmayı bu denli kolaylaştırarak son bir yılda bir milyon işçinin işten çıkartılmasına neden olmuş olan bu yozlaşmış hükümetle bir ‘anlaşma’ yapmaya çalışmamız gerekiyor mu? Franco diktatörlüğüne karşı mücadelelerimizle ve diktatörün ölümü ile kazanmış olduğumuz toplu pazarlık hakkını tahrip etmiş olan reformları kararlaştırmış ve uygulamış olan bir hükümetle bir ‘anlaşma’ yapmaya çalışmamız gerekiyor mu? Bana sorulursa ben böyle düşünmüyorum.”

Bu soruların benzerleri her birimizin ülkesinde soruluyor. Bizi yönetenler, bizlere Şansölye Schroder ile ve onun 2010 Gündemi ile on yıl önce yapılan “anlaşma”yı örnek olarak sunuyorlar.

Aslında Alman yoldaşlarımızın bizlere aktardığı gibi bu politika işlerin güvencesizleşmesine, işsizlik sigortası sisteminin bozulmasına ve emeklilik hakkının tahrip edilmesine yol açtı. Finans sermayesinin Almanya’da olağanüstü sonuçlar almasına neden oldu. Yoksulluk ücreti ile çalışan 8 milyon işçinin, yoksulluk sınırının altında yaşayan 11 milyon vatandaşın, işlerin yüzde 25’inin güvencesiz olmasının ve bugün Alman işçi sınıfını, özellikle de emeklileri etkileyen yoksulluktaki hızlı artışın üzerini örttü. Ve bütün bu “sonuçları” Avrupa’nın bütününde uygulanması gereken çözüm olarak gözümüze sokmasına olanak veren, uygulanan bu politika idi.

Bizler 13 Avrupa ülkesinden Tarragona’da toplanan militanlar ve sendika yöneticileri olarak, bu 13 ülkeden delegelerin toplantıda yaptıkları katkıların ardından hep birlikte şunları ileri sürüyoruz:

  • Avrupa’nın işçilerini, halklarını ve uluslarını kurtarmanın tek yolu; işçi sınıfı ve gençliği yıkımdan kurtarmanın; çalışan kadınların mücadeleler yoluyla elde ettikleri hakları ve güvenceleri korumanın; kemer sıkma planlarını, karşı-reformları ve yıkıcı önlemleri engellemenin tek yolu herhangi bir anlaşmayı ve herhangi bir “tarihi ödün” vermeyi reddetmektir. Reddetmenin yolu, işçi hareketinin ve onu oluşturan örgütlerin bağımsızlığını korumak için tavizsiz mücadeleden geçmektedir (Bir dizi yoldaş Avrupa Birliği’nin bir aktarıcısı olarak ETUC’un oynadığı olumsuz role dikkat çekti. Bu konferansın büyük ölçüde paylaştığı bir kaygıydı). Bu, Avrupa Birliği’nin ve Troyka’nın diktatörlüğüne karşı mücadele yoludur.
  • Açık ki Avrupa’da bir şeyler değişiyor. Anlaşmalar ve “tarihi ödün” politikalarına karşı ilk dayanma noktası, Fransa’daki iki büyük sendika konfederasyonunun Hollande hükümetinin kendilerine dayatmak istediği İş Kanunu kuralsızlaştıran anlaşmayı imzalamayı reddetmesi ile (üçüncü bir konfederasyon tarafından imzalandı) ve aynı iki konfederasyonun Fransa’da 5 Mart tarihinde bu anlaşmanın yasaya aktarılmasına karşı örgütlediği gösteri ile sağlandı.
  • Burada dinlediğimiz yoldaşlar benzer dayanma noktalarının işçilerin ve militanların basıncı ile İspanya’da, Yunanistan’da ve Portekiz’de ve hatta bize hala yanlış bir şekilde “barışçıl” toplumsal ilişkilerin örneği olarak sundukları Almanya’da oluşma sürecinde olduğunu belirttiler.

Bu durum tüm Avrupa’da işlerin seyrinin değiştirilmesi için ve kaçınılmaz olan karşı saldırının hazırlanması için mücadele eden işçi hareketi militanları için teşvik edicidir.

Tüm yoldaşlara, militanlara ve sendika yöneticilerine çabalarını birleştirmeleri ve birlikte çalışarak her birimizin ülkelerinde bu gedikleri büyütmeleri çağrısını yapıyoruz.

 

 

Dipnotlar   [ + ]

1. Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Macaristan, Portekiz, Romanya, Yunanistan.

Yoruma kapalı