|

YENİ TÜRKİYE: TAYYİP BAŞKOMUTAN, DAVUTOĞLU SAVAŞ BAKANI!

CUMHURİYET VE LAİKLİĞİN ORTADAN KALDIRILMASINA VE SAVAŞA KARŞI HÂLÂ BİR ÇÖZÜM YOLU VAR!

 

Başını ABD’nin çektiği emperyalist sistem çok büyük bir krizle sarsılıyor: Nitekim ABD’de ırkçılık kol geziyor, Afrikalı Amerikalılar aralarından birinin başkanlığına rağmen ırkçı beyaz devletin saldırılarına maruz kalmaya devam ediyorlar, Amerikalı işçiler teslim bayrağını çekmemekte direniyor, bu durum ülkenin para babalarını çıldırtıyor. Fransa’da hükümetin kemer sıkma ve büyük patronları kurtarma operasyonuna işçi sendikalarının geçmişten farklı olarak direnmeye başlaması üzerine, Fransız emperyalizminin odakları ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar, daha yeni seçilmiş olmasına rağmen itibarı neredeyse sıfırlanmış olan Hollande’ın başkanlığına karşı erken başkanlık seçimi çağrıları bile yapılmaya başlandı. İspanyol emperyalist devleti ülkenin hırsız Kraliyet rejimini savunurken, ülkede başta işçi sınıfı olmak üzere işsizlik ve yoksulluk kıskacında debelenen ezilenler ve tabii başta Katalanlar olmak üzere bütün mazlum halklar, 1931 yılının Cumhuriyet bayraklarıyla Kraliyet rejimine son vermek için sokakları dolduruyorlar. Sıralamaya gerek yok, İtalya, Portekiz ve Yunanistan gibi emperyalist ülkeler de benzer bir durumdalar. Bunlara göre ekonomik krizden etkilenmemiş gibi görünen Almanya bile aslında topun ağzında, krizin Japonya, İngiltere ve Kanada ile Avustralya üzerindeki olumsuz etkisinden söz etmeye bile gerek yok. Ve bu arada Filistin halkı emperyalizmin mutlak koruması altındaki İsrail devletinin soykırım girişimlerine karşı “önderlik”lerinin bütün zaaflarına rağmen kahramanca direniyor.

İşte bu koşullar altında, Türkiye’de Tayyip Erdoğan “Başkomutan”, Ahmet Davutoğlu da “Savaş Bakanı” seçildiler! Kimse Davutoğlu’nun kukla bir başbakan olacağını sanmasın! Bugüne kadar Erdoğan’ın izlediği bütün saldırgan politikaların altında onun imzası ve kanlı parafları var. Hatta Erdoğan’ın söz gelimi ne yapacağını şaşırdığı ve “NATO’nun Libya’da ne işi var?” dediği durumda, Erdoğan’ın emperyalist efendilerine karşı yaptığı bu gafını düzelterek, Türkiye’nin Libya açıklarına derhal savaş gemilerini göndermesine imkân sağlayan o olduğu gibi, Esad’la “dostluk” politikasına son veren de o oldu. Davutoğlu gibi bir “stratejist”e sırtını dayayan Erdoğan’ın, emperyalizmle ilişkileri düzenleme konusunda Abdullah Gül’e ihtiyacı kalmayacağı açıktı. Kaldı ki belirli bir süre emperyalizmin de Gül’e, Gülen’e ihtiyacı kalmamıştı. Gül, emperyalizm için bir stepne olmalıydı ve o yüzden de Erdoğan’la şimdilik bir çatışmaya girmesi istenmedi. Gül, emperyalizme hizmet konusunda Erdoğan ve Davutoğlu’nun gerisinde kalamazdı. Nitekim sessiz kalıp çatışmaya girmeyerek bunu kanıtladı.

Tehlike büyük: Erdoğan kendini Bush’un küçüğü, Davutoğlu da Brezezinski’nin küçüğü sanıyor!

İşte emperyalizmin büyük krizinin yarattığı göreli boşlukta, Erdoğan kendisini eski ABD başkanı oğul Bush gibi görürken, Davutoğlu da Beyaz Saray’ın güvenlik politikasını geliştiren ünlü kontrgerilla teorisyeni Brezezinski’nin Ortadoğu versiyonu olarak görüyor. Bilindiği gibi Brezezinski’nin hedefi Doğu Avrupa ve SSCB’yi yıkmaktı. Davutoğlu da Ortadoğu’daki Suriye, Mısır, Tunus, Cezayir ve benzeri ülkeleri yıkma misyonuna soyunmuştu. Erdoğan da Davutoğlu da soyundukları misyonun emperyalizmin politikalarından bağımsız olarak gerçekleşemeyeceğini görecekler, ama bu da onları emperyalizmin her zamankinden daha büyük hizmetkârları haline sokacak. Emperyalizme göbekten bağımlı yarı-sömürge bir ülkenin yöneticilerinin kaderi bu. Ama böyle de olsa tehlike büyük, çünkü Türkiye’deki rejimin karakteri başta ABD olmak üzere hiçbir emperyalist ülkeyi ilgilendirmiyor. Kaldı ki İsrail’de veya Suudi Arabistan’da teokratik yani dine dayalı bir devletin varlığından hiçbir emperyalist ülke rahatsız olmuyor.

Tehlike büyük, çünkü artık lamı cimi yok: Türkiye’de Cumhuriyet de laiklik de tehdit altında! Üstelik yıllardır yapılageldiği gibi ahaliyi sözde “komünizm” ve “bölücülük” tehlikelerine karşı teyakkuza geçirmek için değil, gerçekten tehdit altında! Acıklı olan, bu tehdidin geldiği yerin Erdoğan ve şürekâsı olması, yani Cumhuriyet tarihinin en pespaye, en kof, en korkak ekibinin komutası altında yürümesi. Tabii madalyonun öbür yüzünü de görmek gerek. Cumhuriyetin, 12 Eylül 1980’den 2008’e kadar olan “savunucuları”nın da onlardan daha pespaye oldukları gerçeği. Çünkü onlar da bütün pâyelerini sosyalistlere ve Kürt halkına karşı yürüttükleri savaşlarda aldılar. Kenan Evren’den bu yana “komünizm” ve “bölücülük” konusunda astığı astık kestiği kestik olan bütün paşalar, Erbakan’ın dahi, kendi yetiştirmeleri olduğu için onlardan utanç duyduğunu söylediği, emperyalizme göbekten bağımlı bu sözde İslâmcılar karşısında “tıpış tıpış” Silivri cezaevini doldurdular. Bunda elbette ABD emperyalizminin AKP’ye arka çıkan politikalarının payı vardı, ama en “ulusalcı”ların ABD’ye ne kadar bağımlı olduklarının tesciliydi bu.

Cumhuriyet ve laiklik neden tehdit altında?

Metropollerde de bağımlı ülkelerde de “halkın egemenliği” emperyalizmin en nefret ettiği durum. Dolayısıyla hem küçük Bush’un hem de küçük Brezezinski’nin, yani Erdoğan ve Davutoğlu’nun laikliği hedef alması hiç de şaşırtıcı değil. ABD emperyalizminin hedefleriyle de tam uyumlu. Neden mi? Çünkü emperyalizmin esas hedefi, dünyanın her yerinde işçi sınıflarını parçalamak. Ulusları parçalamak ve laikliği ortadan kaldırmak ise işçi sınıfını parçalamanın enkestirme yolu. Erdoğan ve hükümetinin, emperyalistlerin istekleriyle uyumlu şekilde Türkiye’de yaptığı da bu. Başta Sünni-Alevi, Türk-Kürt olmak üzere toplumdaki tüm kültürel, dinsel/mezhepsel, etnik vd. farklılıkları işçileri ve emekçileri karşı karşıya getirip birbirine kırdırmak için kullanıyorlar. Ayrıca, ilk elde işçi sınıfı örgütlerini, ardından tüm muhalif örgütlenmeleri paramparça etmek, tüm sendikaları, meslek odalarını ve hatta futbol takımlarını, dernekleri ele geçirmek için bağımsız yargıyı etkisiz kılıyor, Meclisi cumhurbaşkanlığına bağlamaya çalışıyor, tüm milletvekillerine korkuluk muamelesi yapıyorlar.

Dediğimiz gibi laikliği yıkmak ve ulusları parçalamak, eski kapitalizmden (üretici güçleri geliştirmek zorunda olan serbest rekabetçi) farklı olarak, onun bir üst evresi olan çürümüş kapitalizmin, yani emperyalizmin gerçek bir ihtiyacı. İşte emperyalizmin hizmetinde olan, Erdoğan kontrolünde ve artık Davutoğlu başkanlığındaki AKP hükümetinin, ülke içinde ve Türkiye’nin komşularıyla her türlü savaş politikalarının ve cumhuriyet ile laikliğe yönelen tehditlerin ardında yatan gerçekler bunlar.

Hizbullah’a karşı IŞİD, İran’a karşı Türkiye

Emperyalizmin yaşadığı kriz nedeniyle politikalarında meydana gelecek dönemsel dalgalanmalardan Davutoğlu ne kadar olumsuz etkilenirse etkilensin, son tahlilde Suriye’deki rejimin çökertilmesi kadar İran’daki rejimin de çökertilmesi emperyalizmin arzusudur. Bu yüzden de IŞİD’in Türkiye tarafından desteklenmesine ses çıkartmadığı gibi, aslında IŞİD’in kendisini Ortadoğu’da Lübnan Hizbullah’ına karşı kullanmak istemektedir. Tabii Türkiye’yi de orta vadede İran’a karşı kullanmak emperyalizmin belli başlı hedeflerindendir. İşte bundan dolayı Türkiye’deki mevcut hükümet, hem Türkiye milletini meydana getiren halklar için hem de bütün Ortadoğu halkları için çok büyük bir tehlikedir.

Bu durumdan kurtuluşun yolu var!

Partimizin sürekli olarak vurguladığı gibi Türkiye işçi sınıfının iki temel görevi vardır: Bunlardan birincisi, dünyadaki tüm mazlum halklarının ezilmesinden ve işçi sınıflarının sömürüsünden sorumlu olan emperyalizmden kopuşun yolunu açmak, ikincisi de işçi sınıfının öncülüğünde uzlaşmaz bir siyasal demokrasi mücadelesi yürütmek. İşte demokrasi ve laiklik mücadelesinin işçi sınıfının sırtına binmesinin nedeni de budur. Türkiye’nin burjuvazisi ve egemen güçleri ne Cumhuriyeti, ne laikliği, ne de demokrasiyi savunma derdinde değildirler. Bunu ancak örgütlü işçi sınıfı üstlenebilir. Örgütlü işçi sınıfı, mevcut gayrimeşru parlamentonun yerine emperyalizmden bağımsız egemen bir kurucu meclis mücadelesinin, yani bu meclis için yapılacak seçimlerin yolunu açmalıdır. Bu meclis, mevcut bütün siyasi partilerin seçimlere katılabileceği, 1961 Anayasası’nın ve onun uzantısı olan bir seçim sisteminin sağladığı olanaklardan faydalanılarak vücut bulmalıdır: Barajsız bir seçim, bütün partilere eşit propaganda hakkı, seçmenlere seçtiklerini geri çağırma hakkı, adaletsiz seçim yardımı uygulamasına son verilmesi, adayların seçiminin parti genel başkanlarının iki dudağı arasında olmaması… Böyle bir KURUCU MECLİS mücadelesi için ileri!

 

İKP Merkez Yürütme Kurulu

Yoruma kapalı