|

Yunan kardeşleri gibi Fransa işçi sınıfı da direniyor

Fransa işçi sınıfının sendikal bürokrasiye karşı mücadelesi ve grev deneyimleri tüm Avrupa işçilerine ışık tutuyor

7 Eylül tarihi, Fransa’nın siyasi durumunda ciddi bir dönüşümü işaret ediyor; bu tarihte 2 milyon 700 bin işçi, sendikaların çağrısına kulak vererek greve gitti ve Avrupa Birliği’nin dayattığı ve Sarkozy hükümetinin uygulamaya koyduğu emeklilik sistemine ilişkin “reform”ları reddettiklerini ilan etti. Bu karşı koyuşu anlayabilmek için birkaç hafta geriye gitmek gerekiyor.

Başlangıçta yasanın parlamentonun açılış tarihi olan 7 Eylül’de, Thibault (Genel Emek Konfederasyonu CGT’nin lideri) ve Chérèque (Fransa Demokratik Emek Konfederasyonu CFDT’nin lideri) önderliğinde oluşan sendika koalisyonu tarafından bir grev kararı alınmamıştı. 29 Eylül tarihinde ETUC öncülüğünde, “emeklilik sistemi için daha iyi bir reform paketi” sloganıyla Avrupa çapında düzenlenecek gösterilerin bir parçası organize edilecekti.

Geçtiğimiz Mayıs’ta, sendikal koalisyon, işçilerin de baskısıyla kontrolü kaybetmemek adına mücadele stratejisini değiştirmek zorunda kaldı.

Fransa’da sendikal hareket birkaç konfederasyon ve federasyonun öncülüğünde yürütülüyor. Koalisyonda oldukça güçlü olan CGT ve CFDT’nin yanı sıra, “reformist” olarak adlandırılan Genel Emek Federasyonu-İşçilerin Gücü (CGT-FO) sendikası da yer alıyor. CGT-FO, diğer iki federasyon reformun geri çekilmesi talebini desteklemedikleri müddetçe koalisyona dâhil olmayacağını belirtti. Ardından, tek başına 15 Mayıs tarihinde Paris’te oldukça başarılı bir yürüyüş düzenledi. Yürüyüşün sloganı şuydu: “Önerilen emeklilik sistemi reformu pazarlık konusu edilemez, derhal geri çekilsin!”

Tam 70 bin işçi bu çağrıyı destekledi, aynı zamanda diğer sendikaların üyelerinin taleplerini de dile getirmiş oldular. Öyle ki, bu gösteri, koalisyon tarafından 24 Mayıs’ta büyük bir yürüyüş düzenlenmesini de tetikledi. Sendika liderlerinin yasaklamalarına rağmen, bu gösterilerde “Yasa Geri Çekilsin!” yazılı bayraklar dalgalandı. Thibault ve Chérèque için sadece 29 Eylül’deki ETUC gösterisine çağrı yapmak imkânsız hale gelmişti.

Parlamento’nun açılış tarihi olan 7 Eylül, gösteriler için artık kaçınılmaz bir tarih olmuştu. Bu, sendika liderlerinin yasanın geri çekilmesini kabullenmeleri anlamına mı geliyor? Hayır, aslında liderler eylemci işçilerin baskılarını karşılayacak bir zemin oluşturmaya çalıştılar. 7 Eylül’de gösteri çağrısı yaptılar, ancak işçilerin kısmi kazanımlarını da engelleyeceği gerekçesiyle “Yasa Geri Çekilsin” sloganını reddettiler.

Kaçak dövüşen sosyalist ve komünist partilerden destek alıyorlar.

Tüm yaz boyunca, siyasal ve sendikal hareket, derin bir sessizlik içinde şiddetli bir savaşa hazırlandı. Sendikaların yerel organlarında talepler, 7 Eylül gösterisi ve “Yasa Geri Çekilsin” sloganı oylandı. CGT ve CGT-FO içerisinde hararetli bir şekilde yasanın geri çekilmesine yönelik tartışmalar sürdü. Tartışmalardaki en kilit konu, hükümet geri adım atmazsa, sendika liderlerin talepler karşılanana dek grev çağrısı yapmasıydı. CGT içerisinde, sendika üyeleri ve liderlik arasında böyle bir çatışma daha önce hiç yaşanmamıştı. 7 Eylül dalgasını sokaklara taşıyan, öncesinde yaşanan işte bu şiddetli çatışmaydı.

Olağanüstü 7 Eylül gösterisinden hemen sonra koalisyon toplandı. Bir grev ve yasanın oylama tarihi olan 15 Eylül’de ulusal bir yürüyüş çağrısı bekleyen kitlelerin taleplerinin aksine, koalisyon 23 Eylül’de gösteri kararı aldı.

Skandallara batmış, destekçilerinin gözünde dahi gülünç duruma düşmüş Fransız Bonapartist rejimi CGT ve CFDT liderliğinin bu riski göze almasıyla büyük bir tehlike altına girebilir.

Brüksel’de, mali piyasalar tarafından dikte edilen reformların geleceği üzerine kaygılar giderek artıyor. Asıl korku Avrupa’daki reform dalgasının önünün kesilmesi ve AB’nin tüm kıta üzerindeki planlarının çökertilmesi. Geçtiğimiz aylarda yaşananlar herkesin zihnine kazınmış durumda. İşçiler ve eylemciler pes etmiyorlar, liderliklerin ihanetlerine rağmen güçlenen tecrübeleriyle taarruz halindeler. Gittikçe büyüyen bir kesim, bu bürokratik kastın AB’ye boyun eğdiğinin, “reel politika” savunuculuğu yaptığının, yapılacak düzenlemelerle mali sermayenin daha insani olabileceği yalanlarının farkına varıyor.

Sendikaların yetkilerine saygı gösteren ve mücadeleye ışık tutan Bağımsız İşçi Partisi’nin (POİ) desteğiyle, çeşitli sendikaların militanları arasında güçlü bir güven ilişkisi tesis edildi. Bu militanlar, işçi sınıfının, işçi örgütlerinin ve demokrasinin geleceği için çok önemli olan bu mücadelenin seyrini belirleyecek. Bu açıdan, mücadelede yeni bir evreye girildiği söylenebilir.

Fransa’daki bu gelişmeler, aslında tüm Avrupa’da giderek büyüyen mücadelenin bir parçası.

Yoruma kapalı