Şerife Muhammedi ve İran’da bir siyasal strateji olarak idamlar

Kaveh Nematipour

Kırk yıldır İran’ı yöneten teokratik rejim hakkında yeterince yazı yazıldı ve bu rejimin vatandaşlarının temel insan haklarını nasıl ihlal ettiğini anlatmak ciltler dolusu kitaba sığmayacaktır. Ancak bugün tüm bunlara ilaveten yeni bir eğilim (veya eski bir hayalet) şekilleniyor ve Şerife Muhammedi’nin idam cezası, bu eğilimin en son tezahürü.

Eski bir Kürt işçi hakları aktivisti olan Şerife Muhammedi, 2023 yılında tutuklandı ve 2024 Temmuz ayında rejime karşı “silahlı direniş örgütlemek” suçlamasıyla mahkûm edildi. Bu karar temyiz edildi ve İran Yüksek Adalet Mahkemesi (“adalet” kelimesi mahkemenin isminin bir parçasıdır, kara bir ironi ifadesi olarak kullanmıyoruz) tarafından bozuldu. Dosya başka bir mahkemeye sevk edildi ve davaya bakan yeni hâkim, ilk kararı veren hâkimin oğlu olduğu için babasının kararını onaylayarak Şerife Muhammedi’ye yeniden idam cezası verdi. Şerife’nin avukatı karara itiraz etmeye çalışıyor olsa da birçok siyasi gözlemci, idam kararının her an infaz edilmesinden ve Şerife’nin hükümet tarafından öldürülmesinden endişe duyuyor.

Bu kararın dayandırıldığı iddia edilen gerekçe, Şerife’nin 10 yılı aşkın bir süre önce “İşçi Sendikalarının Kurulmasına Destek için Koordinasyon Komitesi” adlı bir gruba üyeliğidir. Bahsi geçen komite, İran’da Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde faaliyet gösteren kamusal ve şiddet içermeyen bir oluşumdu ve çoğunlukla işçi hakları aktivistlerinden oluşuyordu. Bu oluşum toplantı ve gösteri yürüyüşleri için başvurular yapıyordu. Sonrasında tamamen hükümet baskısı ve zulmü nedeniyle dağıtıldı. Şerife, komite dağıtılmadan önce ilk ve tek çocuğunun doğumunun ardından komiteden ayrıldı. Mahkeme tarafından yayınlanan resmi belgeler ve Şerife’nin hukuk ekibine göre, komitenin “Komoleh” adlı silahlı Kürt komünist direniş grubunun bir parçası (veya onlarla bağlantılı) olduğu iddia ediliyor. Ancak hem Komite, hem de Komoleh bu iddiayı şiddetle reddediyor ve mahkeme sürecinde bu bağlantıya dair tek bir kanıt bile sunulmuş değil. Ayrıca komitenin silahlı bir faaliyette bulunduğuna dair hiçbir kanıt da bulunmamaktadır. Mahkemede sunulan diğer “kanıtlar” ise bilgisayarında bulunan bir “İdama Hayır” kampanya dosyası ve benzeri asılsız ve temelsiz iddialardır.

Davada ortaya konan gerekçelerin asılsızlığı, hukuki dayanaklarının eksikliği o raddededir ki bunları inkâr etmek imkânsızdır. Ve bu kısa yazıda bunların hepsine yer vermek mümkün değildir. Ancak belirtilmesi gereken önemli bir husus, bu kararın ülkede neredeyse iki yıl önce gerçekleşen “Jin, Jiyan, Azadi/Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketinin ardından oluşan yeni siyasi bağlamda değerlendirilmesi gerektiğidir. Bu hareket, rejimi veya siyasi statükoyu devirmek amacına ulaşamasa da uzun vadeli toplumsal değişimlere yol açmayı başardı. Zorunlu başörtüsü hâlâ tartışmalı ve rastgele şiddet eylemleriyle dayatılıyor, ancak “eski duruma” dönüş gerçekleşmedi ve günlük olarak sessiz bir mücadele sürüyor. Ayrıca, 2010’daki çoğunlukla orta sınıfın katıldığı protestolar (Yeşil Hareket) ile 2018 ve 2020’deki işçi sınıfı isyanlarının ardından, siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlar etrafında farklı sosyal sınıflar arasında daha büyük bir uzlaşma oluştu. Aslında bu dava ile tam da bu uzlaşma hedef alınmaktadır.

Şerife, bir kadın, bir Kürt ve işçi hakları aktivisti olarak bugün İran’ı sarsan birçok siyasi mücadelenin neredeyse tek başına temsilcisidir. Komiteyi silahlı direnişle ilişkilendirerek rejim, işçileri ve işçi sınıfı aktivistlerini sendikalaşma ve sendika gibi örgütler kurma girişimlerinin bedelinin çok ağır olabileceği ve potansiyel olarak ölümcül sonuçları olabileceği konusunda açıkça uyarmaktadır. Kadın olarak Şerife’nin davası, benzer iki dava olan Pakhshan Azizi ve Varisheh Moradi ile bağlantılı görülüyor ve İran’ın yakın tarihindeki siyasi hareketlerin neredeyse tamamının merkezinde yer alan kadınlara yönelik bir misilleme olarak değerlendiriliyor. Kürt bir etnik kökene sahip olması ise Kürtlere gözdağı verme çabası olarak görülüyor. İdam cezasıyla karşı karşıya olan bu üç kadının da Kürt olması tesadüf değil. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketinin ardından Kürtlerle İran merkezi hükümeti arasındaki sürekli tartışmalı ilişki daha da gerginleşmiş durumda. Bu hareket, başörtüsünü rejimin belirlediği standartlara göre örtmediği gerekçesiyle Tahran’da gözaltına alınan genç bir Kürt kadınının ölümünün ardından başlamıştı.

İran’daki kırılgan siyasi durum adeta bir saatli bomba gibi ve rejim, halkla yaşanacak bir sonraki (ve kaçınılmaz) karşılaşmaya hazırlıklarını hızlandırmış durumda. İşçiler ve kadınlar, ülkedeki en çok baskı gören iki grup olarak, bu yıldırma politikalarının ana hedefi konumunda. Şu ana kadar İran içinden ve dışından birçok aktivist, siyasetçi ve siyasi örgüt bu kararı şiddetle kınamış ve uluslararası baskılar infazı durdurmuş durumda. Ancak bu baskıların daha da artırılması gerekiyor; sadece Şerife için değil, bugün İran’da uydurma suçlamalar ve yolsuz hâkimlerin kararlarıyla idam cezasına çarptırılan herkes için. Bunlara karşı çıkartılacak her ses önemlidir.

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir